2017’nin En İyi 25 Albümü

Zaman Makinası|

Seneyi tamamlamak için önümüzde sadece saatler kaldı. Yıla dair en iyi albümler listemizi her zaman olduğu gibi yine perde kapanırken paylaşıyoruz. BacktotheSound sunar! 2017’nin En İyi 25 Albümü hemen aşağıda.

25 Roger Waters – Is This the Life We Really Want

Kimi albümleri dinlemek o an yazılan tarihin içinden geçmek gibidir. Roger Waters’ın çok ama çok uzun aradan sonra gelen yeni stüdyo kaydı Is This the Life We Really Want işte o albümlerden biri. Yıl 2017 ve yetmiş dört yaşındaki Roger Waters yeni şarkılar yazıyor ve yeni bir turneye çıkıyor. “Henüz sözlerimi tamamlamadım” diyor Waters. Albümün içindeki on iki şarkı bunun kanıtıdır. Geçmişe tutunuyor, geçmişin izlerini takip ediyor ve biz oraya gidiyoruz. Her şey eskisi gibi, her şey bir zamanlar yaşanılan duyguların izinde. Savaş, ölüm, barış hayalleri, farklı hayat arayışları… Dedesi ve babası iki büyük savaşta hayatını kaybeden Waters gençlik dönemine de dokunan bütünlüklü bir hikayeyi aktarıyor.

24 Noveller – A Pink Sunset for No One

Brooklyn’den ses veren Sarah Lipstate pelerini olmayan bir süper kahraman gibi. Usta bir müzisyen ve film yapımcısı olmasına rağmen oldukça az biliniyor. Noveller adındaki solo projesinin sekiz numaralı uzunçaları A Pink Sunset for No One elektronik müzikten ilham alan, zengin gitarları ile parlayan ambient bir albüm olarak adeta ışıldıyor. Noveller deneysel müzik icra ederken farklı tarzları ve enstrümanları ortaya çıkarıp bunlarla oynamaktan korkmuyor. Bu cesaretinin başarılı sonuçlanması da ona kariyerinin en önemli albümlerinden birini getiriyor. A Pink Sunset for No One hüzünlü bir filme eşlik etmesi muhtemel bir soundtrack gibi. Sözleri olmayan kayıtların bir araya gelerek oluşturduğu bu hikayeye tanıklık etmek ise tam anlamıyla olağanüstü. 

23 Cigarettes After Sex – Cigarettes After Sex

Tutkuya dair sözler modern dream pop kanallarında ses veriyor. Cigarettes After Sex uzun süredir ilk uzunçalar için fırsat kolluyordu. O sınıra ulaştılar. El Paso çıkışlı ekip dört üyeden oluşuyor. Vokaldeki Greg Gonzalez’i ise ayrıca belirtelim. Grubun kurucu kanadını Gonzalez oluştururken tüm şarkı sözlerini de onun kaleminden işitiyoruz. Başından geçenler ve hissettikleri albümün omurgasını var ediyor. Bunu yansıtırken de kusursuza yakın bir ses tonuyla etki alanını genişletiyor. Hiçbir şarkıda şaşırmıyorsunuz, sizi aşırı uçlara sürükleyen tek bir an bile olmuyor. Düşük bütçeli ve mükemmel olmak zorunluluğunu taşımayan bir filmin içinde yol alıyorsunuz. Tıpkı ön yüzü gibi baştan sona her şey net. Mükemmel değil, ama oldukça iyi bir ilk albüm.

22 Sevdaliza – Ison

İranlı-Hollandalı şarkıcı ve söz yazarı Sevdaliza’nın ilk uzunçaları Ison’un sanatsal bir çalışma olduğu daha heykeltıraş Sarah Sitkin’in imzasını taşıyan albüm kapağına bakınca anlaşılıyor. Twisted Elegence etiketiyle yayımlanan bu on altı şarkılık uzunçalar dinleyiciyi bir saatlik sürreal bir yolculuğa çıkarıyor.  Mucky ismiyle tanınan Hollandalı prodüktör Reynard Bergmann ile çalışan Sevdaliza’nın elektronik pop ve R&B sularında gezinen albümü Ison trip-hop ve caz etkileri de taşıyor. Ayrıca Radiohead tarzı tüyler ürpertici ve psychedelic / electronic tınılara rastlamak mümkün. Sevdaliza bu albümüyle günümüzde auto-tune kullanışı itici olmayan nadir şarkıcılardan biri olduğunu kanıtlıyor. Aksine sesini cezp edici bir ana karakter olarak kullanıyor şarkılarında.  Başrolde Sevdaliza’nın bir oyuncu gibi manipüle ettiği duygulu sesi var.

21 The xx – I See You

I See You’nun daha ilk saniyesinde şu netleşiyor: “Bu bir The xx albümüdür.” Esasında açılıştaki Dangerous tipik bir The xx şarkısı bile değil. İki numara Say Something Loving’de klişe sözlerle yerlerinde sayıyorlar. Albümün zirvesi A Violent Noise şarkısında ise “İstersek dünyanın en iyi şarkısını yaparız” mesajını veriyorlar. I See You’da bass beat’leri temelden duyuluyor. Jamie xx sağ olsun electronica synth geçişleri arka plandan ana ritme karışıyor. Bunları duymak akılınıza yüzlerce farklı indie pop ekibini getirebilir. Ama bu bir The xx albümü. Hold On, Replica, I Dare You… Bunlar birer The xx şarkıları. Çünkü Romy Madley Croft & Oliver Slim ikilisinin vurucu vokal birleşimi her an birbirini tamamlıyor.

20 Grizzly Bear – Painted Ruins

Grizzly Bear çift vokalli bir grup. 2002’de Brooklyn’den çıkan ekibin her iki vokali de kusursuz ses rengine sahip. İster Ed Droste, ister Daniel Rossen girsin anında şarkının içinde buluyorsunuz kendinizi. Albümdeki renklere bakalım. Ne de olsa albümün adı “Boyalı Harabeler.” Net bir şekilde albümdeki her rengin inanılmaz bir şekilde kurgulandığı, her sesin, her notanın ve her ritmin müthiş bir zamanlamaya bağlı kalınarak hazırlandığı fark ediliyor. Grup bu yeni albümüyle çok fazla mesaj veriyor. Dinlediğinizde birlikte çalışma konusunda ulaştıkları üst seviyeyi ve melodilerini ustalıkla şarkılara nasıl dağıtıyor olduklarını göreceksiniz. 2012’de çıkardıkları Shileds sonrası Grizzly Bear’in belirli bir kitleyle sınırlı kalacağı konuşulmuştu, fakat Painted Ruins ekibi daha da yukarı taşıyor.

19 Spoon – Hot Thoughts

Birleşik Devletler’in farklı köşelerinde kaydedilmesinden olsa gerek Spoon’un Hot Thoughts adını taşıyan yeni albümünde dikkatinizi çeken ilk şey çeşitlilik oluyor. 2014 tarihli harika They Want My Soul‘ un hemen ardından klasik Spoon tınılarını yeni temeller üzerine şekillendirmek ve yeni arayışlara girmek grubun müziğine yeni bir perspektif kazandırıyor. Grubun albüm kayıt sürecinde baştan sona David Bowie dinlediğini ya da prodüktör koltuğunu Flaming Lips ve Tame Impala gibi ekiplerle çalışmalar yürüten Dave Fridmann ile paylaştıklarını duyduğunuzda şaşırmıyorsunuz. Hot Thoughts önceki Spoon albümlerine oranla kesinlikle çok daha farklı bir tınıya ve değişik esinlenmelere sahip kayıtlardan oluşuyor. Spoon burada kendini diğer tanınmış müzik gruplarından farklı bir noktaya koyan özgün sound kanallarını kaybetmiyor.

18 Future Islands – The Far Field

Samuel Herring, Gerrit Welmers ve William Cashion üçlüsünden oluşan Future Islands’ın beşinci stüdyo albümü The Far Field baskın hikayeyi devam ettiriyor. Uzunçalar synthpop ve eklektik alt. rock etkileşimlerine sıkı sıkıya tutunuyor. Açılışı yapan Aladdin, içeriğin ilk single çalışması olan Ran, dört numaralı şarkı Beauty of the Road, Debbie Harry destekli parça Shadows ve onun hemen öncesinde duyulan Day Glow Fire… Bunların tümü Baltimore soundundan çıkan çok etkili ve dinleyenini zıt kanallara aynı anda yönlendirebilen şarkılar. The Far Field’ın başrolünde Samuel Herring’in vokali ve o vokalden tüm enstrümanlara sirayet eden kesintisiz bir akım var.  Elli dakikaya yaklaşan kaydın özellikle final anlarında Future Islands agresif sound yapısıyla kendinden emin ilerliyor.

17 Eskiz – Beterin Beteri Var

Vokalde ve gitarda The Ringo Jets’ten tanıdığımız Deniz Ağan, bass gitarda Can Tunaboylu ve davulda Uygar Çetiner’in yer aldığı Eskiz triosu temellerinin atıldığı 2007 yılından itibaren Türkçe sözlü rock & roll icra ediyor. 2014 yılında servis edilen ilk uzunçalar Kimsenin Ruhu Duymaz ve 2015 yılında yayınlanan Türkçe Sözlü Ağır Müzik kısaçalarının ardından bu yıl içinde grubun ikinci uzunçaları Beterin Beteri Var geldi. Albümde yer alan tüm şarkılar üzerinden coşkulu, net ve oldukça güçlü bir sound selamlıyor bizi. Cayır cayır sounduyla rock &roll tavrını kısa yoldan kanımıza zerk eden bu albümün bünyenizde baştan sonra tekrar dinleme isteği uyandırması kuvvetle muhtemel. Eskiz yerli sahnenin yolu açık oluşumlarından olduğunu kanıtlıyor.

16 Dan Auerbach – Waiting on a Song

The Black Keys’in yaratıcılarından Dan Auerbach imzalı ikinci solo uzunçalar Waiting on a Song garage rock esintili şarkıları doğru kanallardan bize ulaştırıyor. Kısa süre önce Cage the Elephant ve Lana Del Rey’in prodüktörlüğünü üstlenen Dan Auerbach şimdilerde zamanı biraz daha iyi kullanıp kişisel dünyasına dönüyor. Waiting on a Song dinleyeni büyük beklentilere sokmuyor, ama günün sonunda klas parçalara ev sahipliği yaptığı anlaşılıyor. Karşımızda Del McCoury, Duane Eddy ve John Prine gibi isimlerden ilham alan iyi bir albüm var. Sanki  1977 yılında yayımlanmış gibi sade bir his veriyor. İçerikten çıkan video kliplere göz attığınızda bunu anlıyorsunuz. Auerbach 1974 doğumlu ve çocukluk günlerine, dünyadaki o ilk anlarına kamerayı çeviriyor. 

15 The Horrors – V

Bu beş numaralı albümünde The Horrors kariyerinin en üst çizgisine çıkıyor. V katmanlı eklektik pop soundlarının yeraltıyla kucaklaştığı bir sekans. Başlangıçtan bu yana on yılı aşkın süreyi geride bıraktılar. V ise gerçekten hedefledikleri, olmak istedikleri yer. Çok güçlü bir sound var burada. Dahası bunun altını doldurabilmişler. İyi sözler yazarak, enstrümanları birbirlerine ezdirmeyerek, doğru yerde doğru ses kanallarını yükselterek albümü üst perdeye taşımayı başarmışlar. Açılış şarkısı Hologram bir şeyleri fısıldıyor ama esas hikâye içeride. Sekiz numaralı World Below, Press Enter to Exit, Machine, It’s a Good Life ve son perde Something to Remember Me By… Electronic altyapıya eklenen ham gitar yürüyüşünde, sadece o şeritte nefes alıyorsunuz. Muazzam. Tek kelimeyle muazzam.

14 Ağaçkakan – A Naşkvit

Ağaçkakan hem söz, hem de müzik kanallarından güç alan son derece ilgi çekici bir albüm ortaya koyuyor. A Naşkvit’te müzikal altyapının üzerine yazılmış başarılı sözlerle karşılaşıyorsunuz. Sözlerdeki vurgular ve altyapının akışına gösterdiği uyum oldukça temiz. Örneğin albümün çıkış parçası olan Lüzumsuz‘un nakaratları dinleyeni rahatlıkla avucunun içine alacak cinsten. A Naşkvit‘in bir diğer parlayan yıldızları arasında Fatalerrorist, Münkir, Herr Neyse ve Betamaks. A Naşkvit deneysel hip hop’ın özenli bir şekilde yapıldığında ne kadar sınırsız olabileceğini kanıtlıyor. Ağaçkakan yaptığı müzik, yakaladığı üretim temposu ve bağımsız kimliğiyle daha çok dikkat çekeceğinin sinyallerini veriyor bu albümde. A Naşkvit şu sıralar iyi bir hip hop albümü dinlemek isteyenlerin uğraması gereken ilk duraklardan biri olmalı.

13 Phoenix – Ti Amo

Çağdaşları ve hemşehrileri Daft Punk’ın tınıları ve neşeli 1970’ler disko müziği karışımı bir soundun üstüne maskeli balolardan, dondurmadan, anlık hazlardan bahsedip “Şampanya mı prosecco mu?” diye soran albüm romantik bir Roma tatiline çıkarıyor dinleyiciyi. Uzun ve sıcak yaz geceleri vaat eden bu tatilde derde tasaya yer yok. Biraz nostaljiye ve bolca şehvete, özgüvene ve dansa ise kapı her zaman açık. Albümü açan Ti Amo dört dilde “seni seviyorum” diyen bir nakarata sahip. Yalnızca Ti Amo’da değil, albümdeki pek çok şarkıda karşımıza çıkan İtalyanca, Fransızca ve İspanyolca cümleler albümün egzotik havasına katkıda bulunuyor. Özetle Fransız Phoenix’in altıncı stüdyo uzunçaları Ti Amo güncel bir pop albümünden isteyeceğiniz her şeye sahip.

12 Palmiyeler – II (Venus)

Palmiyeler’den II (Venus) kendine koyduğu hedefi başarmış bir görüntü çiziyor. En kolay anlatımla bisiklete bindiğinizi hayal edin. Güzel bir bahar günü, saçlarınızın arasından rüzgar geçiyor, suratınızdaysa güneşin etkisiyle gelen hafif bir yanma hissi. Dinlerken gitmek ve kalmak arasındaki o gerilimli çizgiyi tam da midemizin ortasından geçiriyor. Bunu yaparken de asla saldırgan değil aksine bir kabulleniş ön planda. Bu da saf bir rahatlık veriyor. Albümün genel olarak en güzel yanı belki de bu. Palmiyeler bu çalışmayla sahip olduğu Türkçe müzikte yeni bir soluk unvanını sağlamlaştırmış. Grup yayınladığı ilk EP’yi evde dinlenebilecek şarkılardan oluşturduğunu söylemişti. Bu sefer de ortada size farklı duygular hissettirecek, farklı mekanlara ve anlara sürükleyecek dokuz şarkı var.

11 Julien Baker – Turn Out the Lights

Aynı kulvardaki müzisyenlerden farklı olarak Julien Baker hislerini hikayeleştirmekten ziyade olduğu gibi ortaya koyuyor. Angel Olsen “Asla benim olmayacaksın” ya da Sharon Van Etten “Seni seviyorum ama kayboldum” derken Julien Baker “Belki de hiçbir şey beklediğim gibi olmayacak ama olabileceğine inanmak zorundayım” diyor. Diğer herkes karşısındakini de hikayesine dahil ederek kendini ifade ederken Baker olmadığı kadar yalnız. Turn Out the Lights’da sadece o var ve kendisinin sebep olduğu bir durum varsa diğerleri. Bu da Julien Baker’ın müziğini hiç olmadığı kadar kırılgan ve içe dönük hâle getiriyor. Müzikal açıdan belki de eksik kaldığı yönler olsa da henüz daha yirmi iki yaşında olan müzisyen güçlü yönlerine odaklanarak bu eksikliklerin üstesinden geliyor.

10 Kim ki O – Zan

Her daim dinamik ve dinleyiciyi anında kancaya alan sesler yaratıyorlar synthesizer ile. Sonrasında da bu sesleri sağlam bass tınılarına oturtarak sihirli bir dünyaya adım atıyorlar. Yerli sahnenin en özgün ve synth-pop alanında başı çeken ikilisi olarak Kim ki O’yu yeni albümleri Zan ile karşılamak gerçekten harika. Daha önce Jens Lekman ile turneye çıkmış, The Radio Dept’in favori albümleri listesinde belirmiş bir grup olan Kim Ki O’nun hakkında söyleyebileceğimiz en önemli şey grubun yerli sahneden radikal bir şekilde ayrı kalması. Kendilerine farklı bir dünya yaratıyorlar. Yeni albüm Zan da yine tanıdığımız Kim ki O’dan çok farklı değil. Şarkılar birbiri ardına dinlendiğinde bir bütün oluşturuyor ve size güçlü bir hikâye anlatıyor.

9 Kelly Lee Owens – Kelly Lee Owens

Galler doğumlu Londra çıkışlı müzisyen Kelly Lee Owens’ın kendi ismini taşıyan debut albümü yılın en katmanlı ve nitelikli modern pop çalışmaları arasında yer alıyor. Owens toplam on şarkının duyulduğu uzunçalar boyunca dream pop’tan tekno tavrına, dans pistlerini neşelendiren electronic’ten ambient müziğe kadar uzanan geniş bir yelpazede kendini ifade ediyor. Genç müzisyen insanı ilk anda derinden yakalayan synthesizer melodisi ve Afrika müziğinden esinlenen vokalleri ile ortaya harika bir iş çıkarıyor. Kelly Lee Owens’ın henüz daha ilk stüdyo albümünde hem electronic wave, hem de ambient müziğe yeni bir soluk getirdiğini söylemek hiç zor değil. İlerleyen yıllarda müzikte çığır açacak önemli bir ismin doğuş anına tanıklık ediyor olabiliriz.

8 Arcade Fire – Everything Now

Motreal’den çıkan lokal bir indie rock grubu adım adım majör sahnelerle tanıştı ve o grup bugün artık kendisinin bile tahmin edemeyeceği bir yerde. Evet Arcade Fire’dan söz ediyoruz. 2013 yılında dördüncü albümleri Reflektor çıktığında elde edebilecekleri tüm başarının bu kadarla sınırlı olduğu konuşuldu. Ama hayır. Everything Now o sınırın da ötesinde. Arcade Fire’ın lider ismi Win Butler yeni stüdyo albümleri hakkında “gerçekçi ve duygusal bir kayıt bu. Her şeyden etkileniyor, her şeyden güç almaya çalışıyor. Tıpkı bizim gibi” diyor. İçerikte toplam on üç şarkı var. Bağlantılı parçaları ayrı tutarsanız totalde on şarkılık bir albümle karşı karşıyayız. Büyük prodüksiyonlu, doğru planlanan ve hazırlık aşamasının geniş tutulduğu bir uzunçalar. Bir başyapıt.

7 Julie Byrne – Not Even Happiness

2014’teki ilk albümü Rooms with Walls and Windows ile oldukça iyi bir çıkış yakalayan müzisyen yaklaşık üç yılın ardından Not Even Happiness’ı yayımladı. Otobiyografik bir serüven olarak tanımlayabileceğimiz Not Even Happiness parçası olmadığımız bir yaşantıyı ve hiç görmediğimiz yerleri özlememize neden olacak kadar büyüleyici. Byrne akustik gitarını eline alıyor ve anlattığı masal hiç bitmesin istiyorsunuz.  Kendi ifadesiyle “Birini sevme kabiliyetimizin yıllar boyu bize söylenenden çok daha büyük olduğunu anlatan” Follow My Voice ile başlangıç yapıyor uzunçalar ve çıktığı üst seviyeyi kapanışa kadar taşıyor.  Not Even Happiness bizi Byrne’in bir sanatçı ve bir birey olarak geçirdiği evrelere tanık olmaya, bir taraftan da bu süreçteki sorgulamalarına ortak olmaya davet ediyor.

6 Liima – 1982

1982 onların kısa kariyerlerinin bir yansıması olmanın çok ötesinde. Efterklang gibi bir tarihten temel alıyorlar ve Tatu Rönkkö’nun usta dokunuşları o tarihi daha da sağlamlaştırıyor. Albümle aynı adlı açılış üst perdeden selam gönderirken hemen arkasından başlayan David Copperfield merdiveni ayağımızdan çekiyor. Düşüyoruz. Ama kalkmak için fırsatımız olacak. Üç numara Life Is Dangerous tekrar yükseldiğimiz an. Anlıyorum ki David Copperfield bir boşluk. Bunun dışında bütünlük bozulmuyor 1982‘da ve muhteşem ilerliyor. Kirby’s Dream Land, 2-Hearted ve kapanış My Mind Is Yours otuz yıl öncesiyle bugüne doğru kanallardan köprü kuruyor. Efterklang çok yönlü seslere kapı aralayan bir grup. Liima ise onun altındaki bir proje olmaktan artık tamamen sıyrılmış durumda. Kırılma noktası 1982.

5 The War on Drugs – A Deeper Understanding

The War on Drugs’ın kendi adına temellenen bir soundu var. Grubun kariyerindeki büyük kırılma olan 2014 çıkışlı Lost in the Dream’i hatırlayın. Sarsıcıydı ve oldukça sadeydi. Sekiz dakikalık şarkıda sadeliği korumak ne kadar zorsa o kadar mükemmel bir iş çıkardılar Lost in the Dream’de. Yeni uzunçalar A Deeper Understanding daha da yukarıda. Atlantic Records’tan çıkan ilk The War on Drugs albümündeyiz. Açılış Up All Night, hemen ardından başlayan Pain, dört numara Strangest Thing, kapanışa yakın ses veren Clean Living ve yazının en başında belirttiğim Thinking of a Place… Karşımızda Los Angeles ile New York’ta kaydedilen kusursuza yakın bir uzunçalar var. İçine girin ve sadece bu on şarkıda yaşayın.

4 Charlotte Gainsbourg – Rest

Rest kapsamında on bir şarkı duyuyoruz. Kayıt karanlığın seviyesini artırarak sirayet gücünü farklı kanallara taşıyor. Albüme adını veren şarkı Gainsbourg ile Daft Punk’tan Guy-Manuel de Homem-Christo tarafından yazılıyor. Gainsbourg Rest’i bunu şarkı içinde vurgularken Resté diyor. Reste avec moi s’il te plaît cümlesini, “Lütfen benimle kal”ı duyuyoruz. Sadece bu şarkı değil, tüm albüm gizli ve kapalı cümlelerden oluşuyor. Lying with You, Ring-A-Ring O’Roses, Songbird in a Cage ve Kate… Bunların tamamı Gainsbourg’un dünyasına açılan pencere gibi. Müzisyenin kız kardeşi Kate Barry 2013 yılında hayatını kaybetti. Bunun Charlotte üzerindeki etkisi Rest’in her anında yüzünüze çarpıyor. O acıya ve özleme bu albüm aracılığıyla tanık olmak hem zor, hem de olağanüstü bir deneyim.

3 The National – Sleep Well Beast

Sleep Well Beast sarsıyor, her anında kışkırtıyor. Frontman Matt Berninger albümün hikâyesini şöyle özetliyor: “New York’ta yaşayan bunaltıcı varlığa bir ses getirmek istedik ve bunu topyekûn ele aldık.” Tıpkı olması gerektiği gibi. Toplamda ses veren on iki şarkıda da kontrol Berninger’ın vokalinde. Enstrümanlar onu takip ediyor ve bu takip bizi grubun ruhunda başkalaşan tuhaf karanlığa götürüyor. Bu karanlık insanı daha fazla siyaha çeken tonda değil, asla değil. Yakın bir dostunuzla konuşurken o an neler hissettiğinize dair içinizi dökmenin rahatlatıcı bir hissi var burada. Nobody Else Will Be There, The System Only Dreams in Total Darkness, I’ll Still Destroy You. Bu şarkı isimlerinin mesajı belli: “The National dünyasına hoş geldin.

2 Slowdive – Slowdive

Sound olarak yeni değiller ve bu mükemmel hissettiriyor. Sözlerle yükselen bir albüm iyidir. Sözleri bir kenara bıraktığında hala yere çakılmayan bir albüm ise muhteşemdir. Slowdive’ın yeni uzunçaları da sound yapısıyla ayakları yerden kesmeyi başarıyor. Açılıştaki Slomo sizi kaydın merkezine çekmeye çalışırken hemen arkasından ses veren Star Roving bunu tam anlamıyla hayata geçiriyor. Star Roving, üzerinde koca bir albümü taşıyabilecek kalibrede bir şarkı. Agresif, hit, bağımsız ve kesinlikle alçak gönüllü değil. Albümde Star Roving’in yalnız olmaması ise alt. rock beşlisinin 2017’deki dönüşünü sıradanlıktan çıkaran noktadır. Tek şarkılık bir albüm değil bu. Çünkü içerde Falling Ashes var, Sugar for the Pill var, Everyone Knows var. İçerde Slowdive adlı bir efsane var.

1 Liam Gallagher – As You Were

Bir hikayenin sonu başka bir hikayeyi başlatır. Ama her zaman değil. Liam Gallagher için Beatles etkisinin o büyük duvarı hiç yıkılmadı. Önceki gün yayımlanan debut albümü As You Were adım adım üst perdeye çıkarken bunu fark ediyoruz. Hayatını nasıl yoluna koyması gerektiği üzerine kafa patlamaya zaman bile bulamadan ünlü biri oldu Liam. Annesine Manchester’da yarım milyon poundluk ev aldığında sadece yirmi üç yaşındaydı. Kişiliğini, adını, hayatını, sahnede önündeki mikrofona gırtlağını bükerek söylediği her cümlenin önemli olmasını Oasis’e borçlu. Hatta annesine ev alabilen hayırlı evlat rolünü bile. Zaten o da bunun farkında ve Oasis’ten başka bir kariyere başlamamak için çok diretti. Büyük biraderi Noel ile iyi geçinmeyi başarabilseydi sonsuza dek orada yaşayabilirdi. Sonrasını biliyorsunuz. Kavga, daha fazla kavga, Oasis’in perdeyi kapatması ve başarısız Beady Eye denemesi… Bunları anlatmak istedik çünkü As You Were’ün temelinde tüm bu süreçler var. Liam için her şey yolunda gitseydi As You Were diye bir albüm olmayacaktı. As You Were başarısızlıktan doğan, doğmak zorunda olan bir albümden başka bir şey değil. Büyük baskı altında ve büyük risk alınarak oluşturuldu. “Bu sefer zafere ulaşamazsam müziği bırakırım” diyor Liam. Hayır, bırakmayacak. Bundan eminiz çünkü on iki esas şarkının ses verdiği ve üç de ek şarkıyla desteklenen As You Were sıra dışı bir uzunçalar. Beatles’ın her an şarkılara eşlik edişi, bir yerlerden Lennon’ın çıkıp Liam’a katılacağı hissi olağanüstü bir tat yaratıyor. Ama daha önemlisi Liam’ın vokal yönü. Tam performans orada. Yaşıyor, her saniyesini yönetiyor. Açılıştaki Wall of Glass, iki numara Bold, onu izleyen Greedy Soul, Chinatown, Come Back to Me ve buraya yazmadığım diğer şarkılar… Duyduklarımız akustik, post-britpop, alt rock ya da sadece pop rock arasında gidip geliyor. Değişmeyen tek şey ise Liam’ın her şarkıda ruhuyla olduğu gerçeği. En önde o var. Geride kalan her şey, tüm enstrümanlar onu takip ediyor. Aylar önce “Bir albüm yapacağım ve sadece bana ait olacak” demişti. İşte bu da kanıtı. Burada Liam Gallagher var. Her şarkının altında onun imzası var. Bu kez sahiden yaptı. Başardı.

Share

Comments are closed.