2018’in En İyi 25 Albümü

Zaman Makinası|

Seneyi tamamlamak için önümüzde sadece saatler kaldı. Yıla dair en iyi albümler listemizi her zaman olduğu gibi yine perde kapanırken paylaşıyoruz. BacktotheSound sunar! 2018’nin En İyi 25 Albümü hemen aşağıda.

25 Arctic Monkeys – Tranquality Base Hotel & Casino

Tranquility Base Hotel & Casino’da aynı adlı otelin barında martinimizi yudumlayıp piyano başındaki Alex’in hayalindeki yakın geleceği dinliyoruz. Tam on üç yıl önce ilk albümde grupla birlikte hoplayıp zıplayan hayranların büyüyüp geldiği noktayı sembolize ediyor adeta bu albüm. Arctic Monkeys’in diğer albümlerinin aksine ilk dinleyişte değil; ikinci, üçüncü hatta dördüncü dinleyişte kendini sevdiriyor. Alex Turner’ın etkisi çok bariz. Artık gitarın ona ilham vermediğini söylüyor ve menajerinin ona otuzuncu yaş gününde hediye aldığı Steinway Vertegrand piyanosuna kendini kaptırıp bu şarkıları yazıyor. Bu yüzden hâlâ rock & roll tınıları duyulsa da çok daha sakin, piyano ağırlıklı ve birbiriyle iç içe geçen şarkılarla karşı karşıyayız.

24 Bam Bam Bam – Buldozer

Onların sound açısından şimdiye kadarki en sağlam işleri Buldozer’dir. Birlikte müzik yapmaktan keyif aldığı aşikar bir ekibin sevdiği müziği icra etmesine şahit oluyoruz burada. Albüm garage rock, stoner ve punk soslu sekiz şarkıyı bize ulaştırıyor. Yeri geliyor isyan ediyor ve usanmadan sorguluyorlar. Yeri geliyor günlük hayatın içinde kendimizi kaybettiğimiz detaylara dair kişisel halleri betimliyorlar. Ticari kaygıların ördüğü sınırların tuzağına düşmeden kendilerinden emin bir tavrın çizgisinde ilerliyorlar. Özgürler. Dolambaçlı yollardan gitmiyor, iletmek istedikleri mesajı doğrudan aktarıyorlar. Heybetli, yıkıcı ve tüm gürültüsü ile çalışan bir buldozer. Henüz tanışmadıysanız Bam Bam Bam ile tanışmak için en doğru zaman şimdi.

23 Wild Nothing – Indigo

Jack Tatum tek başına Wild Nothing’i ayakta tutmayı sürdürüyor. Kendini tekrar etmemek adına yıllar önce elde ettiği ve milyonlarca benzer iş çıkarabileceği başarı çizgisini koplayamıyor ve risk alıyor. “Bir odadayım ve o tek oda beni şarkılara götürürken ne düşünebilirim ki? Etrafımda, kafamın içinde olmayan hiçbir şey şarkılarımda yok” diyor yakın tarihli bir röportajında. Tatum haklı. Indigo’nun merkezinde düşünürsek daha da haklı. Çünkü önceki çalışmaların aksine hit arayışından uzak, shoegaze janrının dışında analog seslerden destek bularak ilerliyor burada. 2013’te yayımladığı EP Empty Estate’e benzetebiliriz Indigo’yu. Nocturne ile başarıya ulaşmış bir alternatife meraklı müzisyenin beklenti baskısından uzak deneysel rahatlamasıydı Empty Estate. Indigo daha güçlü, açık ve hikayeci. Buğulu sesler şarkı finallerinde devleşiyor.

22 Johnny Marr – Call the Comet

Call the Comet ütopyaları, bakış açısındaki optimist yaklaşımlar ve vokallerdeki enerjisiyle her viteste emin adımlarla hız artıran klasik bir yarış arabası gibi. İçeriğin sound merkezine ayrıca değinelim. Johnny Marr denince aklımıza gelen spesifik bir gitar tavrı mutlaka var. Davul her boşluk anında kutsuyor. Bass gitar klas ataklarıyla ritmin ana hatlarını çiziyor. İki numaraları elektrik gitar çizgi arayışıyla daha büyük alanı majör gitar tonuna bırakıyor. Day in Day Out ve Hi Hello çok büyük iki şarkı. Keza kapanıştaki A Different Gun, Spiral Cities, Walk into the Sea ve The Tracers ayağı yere sağlam basan kayıtlar. Manchesterlı müzisyen bu üçüncü stüdyo albümünde detaylı bir çalışmaya imza atıyor. Call the Comet onun solo kariyerinde şu ana kadar ürettiği en iyi albümüdür.  

21 Preoccupatons – New Material

“Lütfen beni seni hatırlayacağım gibi hatırlama” derken Flegel daha önce hiç olmadığı kadar kırılgan. Albümün ortasına geldiğinizde ise grubun gelmiş geçmiş en iyi kaydı olduğunu düşündüğüm Antidote geliyor. Bu şarkının Preoccupations’ın kendine has tarzının en önemli kanıtı olduğunu düşünüyorum. Son dönemlerde pop müziğe kayan tınılardan ilham almışçasına sadece bu grubun icra edebileceği bir melodi ortaya koyuyorlar. Tam buna ayak uydurduğunuzda ise Preoccupations’ın köklerine tanıklık ediyorsunuz. Ian Curtis mikrofonu kapmışçasına bir his kaplıyor içinizi: “Bilgi zehirlenmesi, panzehir arıyorum.” Albüme genel bir çerçevede baktığınızda uzun seneler hatırlayabileceğiniz ve sizde iz bırakacak bir kayıt bulmakta güçlük çekiyorsunuz. Ancak Preoccupations sonuçtan ziyade süreçte sizi sürükleyen ve bunu amaçlayan bir müzik hareketi. Bu gerçeği kabullendiğinizde bu albümü tekrar tekrar dinlemek isteyeceksiniz.

20 Elz and the Cult – Psychodrama

Karanlık. Ama zifiri değil. Şimşek gibi çakan ışık dalgaları ortalığı aydınlatıyor. Nerede olduğunu biliyorsun. Burası Psychodrama. En ufak detayına kadar dikkate değer bir çalışma var karşımızda. Faith in Me gibi klas bir şarkı sizi ilk dinleyişte çarpacaktır. Onun öncesindeki elli saniyelik intro Invention of Faith bu majör etki gücüne dahildir. The Witching Hour, Dystopian Prayer, Funeral of Queen Mary üçlüsü albümün kapanışına doğru giden yolda sizi o yolculuğa bizzat katacaktır. Kutay Soyacak destekli Cold War’ın en başından en sonuna kadar çıkmaz sokaktan havalanarak kaçmak hissiyle dolup taştığı tarafınızdan fark edilecektir. Evet! Buradaki on şarkının tamamı doğru, sert ve dark wave damarlarına sıkıca bağlı. Ancak Elz and the Cult için yolculuk yeni başlıyor.

19 MØ – Forever Neverland

Hayattaki duruşuyla barışık olduğunu albüm içerisinde ses veren on dört şarkı vasıtasıyla ilan ediyor. Reggae tavrı ve şehir müziği ile yoğrulan akılda kalıcı nakaratıyla açılışı Way Down yapıyor. Müzisyenin ilham arayışında olduğu zamanlara atıfta bulunan Blur, albümün en çağrışımsal bölümlerinden birini temsil ediyor. Diplo ortak çalışması Sun in Our Eyes, tekrarlayan ritim örüntüsü ve MØ’nun heyecan verici sesi ile tam bir yaz marşı haline geliyor. Charlie XCX ile iş birliğinden doğan If It’s Over’ın ise uzun bir süre hatırlanacağına şüphe yok. Beklentilerin aksine Lean On kadar güçlü bir yankı uyandıramasa dahi ana akım sahnesi için dönemin en değerli albümlerinden biri Forever Neverland. MØ yaş aldıkça güzelleşen farklı müzikal anlayışıyla bizlere gelecek adına umut aşılıyor.

18 Burcu Tatlıses – Uzaklar

Boğazımızda hissettiğimiz düğümleri teker teker çözebileceğimizi hissettiren, ama çoğu zaman gerçekliği ile içimizi burkan hüzünlü şarkılar duyuyoruz. Uzaklar’ı “Geride bırakmadığım ama uzaklara emanet ettiğim hikayelere bir selam ve teşekkür” notuyla sunuyor Tatlıses. Yaşanmışlıkları geride bırakamasak bile uzaklara emanet etmenin dayanılmaz bir hafifliği var şüphesiz.Uzaklar, geçmişinizde yer eden her ne varsa onlara şimdiki zamanın süzgecinden taze bir farkındalık kazandırıyor. Tatlıses’in ilk ve ikinci stüdyo albümünü değerlendirdiğimizde asla bir kendini bulma çabası içerisinde olmadığını anlayabiliriz. Müzisyen yıllar içerisinde söz yazarlığı tecrübesi ile kendini sürekli beslediğinden olsa gerek, müzikal tavrında eğreti duran herhangi bir nokta yakalamak olası değil.

17 The Soft Moon – Criminal

Bu dördüncü albüm ve Vasquez dörtte dört yaptı. 2010 yılında ilk çalışmasını servis ettiğinde hiç yoktan bir projeyi üstlenmenin ve yükseltmenin haklı gururunu yaşadı. İki yıl sonra Zeros ile baştan sona bütünlüklü bir albüm hedefledi, daha büyük oynadı ve kitlesini genişletti. Mart 2015’te yayımlanan Deeper onun kendi müziğini oluştuğunun kanıtı oldu. Aradan üç yıl geçti ve Vasquez sahne mahlası The Soft Moon ile yine temelleri sağlam, dinamik bir albüme imza atıyor. Finallerde tekrarlanan, tekrarlandıkça direncini artıran kimi şarkıların başlangıç anları da bir o kadar vurucu olmayı başarıyor. Criminal’daki toplam on şarkının tümünde aynı seviyeyi bulamıyoruz. Bazı sekanslarda daha şanslıyız, bazı parçaların lider olduğuna ve diğerlerinin yükünü de üstlendiğine tanıklık ediyoruz. Yine de vurgularıyla, söyledikleriyle, karmaşasıyla, ruha işleyişiyle tavrının simge kayıtlarından biri bu.

16 The Carters – Everything Is Love

Louvre Müzesi’nde Mona Lisa gibi klasik eserlerin önünde poz vererek hem kadın-erkek hem siyah-beyaz eşitliğine vurgu yapıyorlar. Albümün en keyifli şarkısı Summer’da Beyoncé’nin vokaline hayran kalıyoruz. Zaten albüm genelinde Beyoncé hep ön plânda. Jay-Z bu durumdan şikâyetçi değil. Zira kendisi albüm boyunca eşine olan hayranlığını dile getiriyor. Albümün en güçlülerinden 713’te çiftin aşk hikâyesinin nasıl şekillendiğini dinliyoruz, kapanış şarkısı Lovehappy’de ise “Geldik, gördük, her şeyi fethettik” diyen çifte imrenmeden edemiyoruz. Aşk ve hayranlık dışında hiç acımadan yaptıkları dokundurmalarla öne çıkan albümde Kanye West – Kim Kardashian çiftinden Spotify’a kadar laf yemeyen kalmıyor. Bu dokundurmalar yer yer fazla dramatik gelse de itiraf edelim ki bu dramadan hoşlanıyoruz. Carter’lar müzik yapmaya devam ettikçe bize anlattıklarını heyecanla dinlemeye devam edeceğiz.

15 Suede – The Blue Hour

The Blue Hour sert bir kayıt. Son birkaç yılda dünyanın başına gelenleri düşündüğümde bunun için Suede’i suçlayamıyoruz. Sıradan bir gün, sıradan bir duygu bile değişmeye zorlandı. “Her şeyi yapabiliriz diyoruz ya işte en büyük yanılgı bu” diyorlar son röportajlarından birinde. The Blue Hour hislerini daha iyi aktarabilir miydi? Evet. Yine de ayakları yere sağlam basan bir kayıt bu. Tides, Beyond the Outskirts, Don’t Be Afraid If Nobody Loves You ve The Invisibles dikkat çeken şarkılardan bazıları. En üste bir yer açmak gerekirse Tides orada olmalı. Baştan sona bir Suede başyapıtı. Albümün genelinde zengin enstrüman kullanımının gücüne şahitlik ediyoruz. Nakaratlara bağımlı olmayan serbest ritimler neredeyse her şarkının temelini oluşturuyor. Ama Suede’in yön kontrolü bunlarda değil, bunlar sadece detay. Brett Anderson’ın vokalini duyduğunuzda en öne onun vokalini koymak zorundasınız.

14 Beach House – 7

Lemon Glow albümü omuzlarında taşıyor desek yeridir. Lemon Glow’un yanına altı numaradaki Dive, hemen arkasındaki Black Car ve beşinci basamaktaki parça Drunk in LA’i koyabiliriz. Son perdedeki Last Ride albüm bütünlüğündeki akışta birkaç kez dinledikten sonra değerini daha iyi yansıtacak şarkılardan. Sonsuzluğa uzanan sözleriyle Dark Spring’i ise ayrı bir cümlede belirtelim. Mayıs 2018’i grubun tüm kariyer özelinde yeni bir kırılma hattı olarak not ediyorum. Çünkü Beach House üç yıl sonra geri döndü. Üstelik sadece bir geri dönüşe imza atmadı. Onlardan gelen bu yedinci stüdyo uzunçalar Beach House’un sound mühendisliğinde ulaştığı yüksek seviyeyi, etrafındaki dünyayı gözlemleme yeteneğini ve kariyerini keskin çizgilerle geliştirebilecek tutkuya hala sahip olduğunu kanıtlıyor. 7 mutlaka dinlemeniz gereken sıra dışı bir albüm.

13 Father John Misty – God’s Favorite Customer

God’s Favorite Customer ile ilgili en önemli nokta tüm kayıtların kendine ait özel bir yeri olduğu hissini vermesi. Bir tanesinin var olmayışı bir bütünü yarım bırakabilir. Bir müzisyenin yeni albümünde sahip olabileceği en zor ama en güzel özellik bu olmalı. Albüm boyunca Father John Misty, içe kapandığı otel dönemlerinden, depresyondan, eşi ile olan ilişkisinden ve Pure Comedy’den çok daha başarılı bir şekilde insanlardan bahsediyor. Şu ana kadarki tüm işlerinin harmanlandığı yepyeni bir eser. Bu albümün başarısında Jonathan Rado’nun payı yadsınamaz. Foxygen’in beyni olan Rado, Bay Tillman’ın hikaye anlatıcılığını harika bir müziksel şölene dönüştürüyor. Bunun doğal bir sonucu olarak God’s Favorite Customer’ın sizin de kalbinizde özel bir yere sahip olması çok olası.

12 Soccer Mommy – Clean

Nashville çıkışlı müzisyen hayata dair birçok gerçeğin farkında. Değişmeye dair inancımızın kontrolümüz dışında gelişen olaylar nedeniyle baltalanabileceğini biliyor. İlişkilerin dinamiğinin hayal ettiğimiz gibi olmadığı gerçeğini kabullenişiyle kırılgan bir portre çiziyor albüm boyunca. “Nefes alabildiğim bir aşk istiyorum” serzenişleriyle birlikte zaman zaman tüm açıklığıyla değişmek istediğini dile getiriyor. Uzunçalar süresince karanlık ve melankolik bir atmosferin içinde olmamıza rağmen kendini kabullenme hissiyatı tüm şarkılara olumlu bir bağlamda yansıyor. Sophie Allison henüz yirmi yaşında. “Duygularımızı inkar edemeyeceğimiz gerçeği ile yüzleştim. Olacakları engelleyemeyiz” mottosuyla soundunu var eden müzisyenin debut albümü Clean ise yaşını aşan olgunlukta bir çalışma. O şüphesiz gelecek vaat eden bir sanatçı. Başladığı çizgi burası ve Clean üst seviyeden ses veriyor.

11 Interpol – Marauder

Eğer Interpol sounduna inanıyorsanız Marauder’ı dinlerken mutlu olacaksınız demektir. Kırk yaşına adım atan Banks’in vokali sert gitar kanalları arasında parlıyor ve oldukça formda. New York’ta kaydedilen şarkılar bize grubun zirve anlarını geride bırakmış olmasına rağmen tutkusu ve gücünü kaydetmediğini hissettiriyor. İlk üç single The Rover, Number 10 ve If You Really Love Nothing ışıl ışıl parlıyor ve listedeki diğer şarkılara alan açıyor. Beklentileriniz daha fazla olabilir. Çünkü bu Interpol. Tarihin görkemli sayfalarına ismi yazılan Turn on the Bright Lights da daha iyi olabilirdi. Çünkü onların adı Interpol. Beklentilerinizin daha yüksek olması dinlediğiniz albümün/grubun vasatlığına değil, zihninizdeki yüksek konumuna kanıttır. New York menşeli ekibin göz kamaştırıcı yolculuğundaki altıncı LP Marauder modern rock & roll tavrının büyük örneklerinden biri. Hiç şüphe yok. 

10 Töz – Töz

Ekibin kadrosunu Tamer Temel, Ercüment Orkut ve Cem Aksel meydana çıkarıyor. Temelleri geçen yıla dayanan bu debut albüm Sert ve beton gibi güçlü bir kayıt. Düşüş anları, ani yükselişler, her bir enstrümanın kendine ait bağımsız anlarda merkez ritme hükmedişi ve tüm seslerin birbiriyle kusursuz uyumu… Yazıyı kapatırken kullanmak istedim ama şimdiye de yakışır: TÖZ için söyleyebileceğim tek şey yılın en iyi jazz kayıtlarından birine imza attığıdır. Şarkılar ve bölümler birbirlerine bireysel veya kolektif interlüdler şeklinde bağlanıyor. On dakikayı aşan bir şarkı ile iki dakika bile sürmeyen bir şarkının benzer üst seviye çizgisine ulaştığına tanık oluyorsunuz. Sadece size özel çalınan bir konserin hayalini kurun. Alkış yok. Görkemli soyut materyaller yok. Işık yok. Sadece şarkılar var. Sizi içinde yaşatan ve bambaşka dünyaya kapı açan şarkılar…      

9 Cat Power – Wanderer

Ölümden, hayattan, kopuşlardan ve tekrar buluşmanın tadından bahsediyor buradaki şarkılarda. In Your FaceBlack,Robbin HoodNothing Really Matters ya da bir başkası… Sesi usulca size yaklaşıyor ve o samimi his baştan sona bir yolculuk arkadaşı gibi yanınızdan ayrılmıyor. Tüm kariyeri boyunca birlikte çalıştığı Matador Records’tan ayrılığı herkesi şaşırtmış ve Wanderer’ın neden Matador ile değil de Domino ile yayımlandığı merak konusu olmuştu. Kısa süre önceki röportajında konuyla ilgili “Benden Adele şarkıları istediler. Kayıtları beğenmediklerini direkt söylediler. Hit istiyorlardı.” Bunu söylerken üzüldüğünü hissedebiliyorsunuz. Ama dünyanın sonunu görmüşcesine yıkılmak değil bu. Wanderer kapalı kapıları kırıp başka bir çıkış noktası bulabilecek kalibrede. Bu çok açık. Cat Power için bir meydan okuma aynı zamanda. Boşlukta geçen uzun yıllar sonrasında “İşte buradayım” mesajı. Mesaj başarıyla alınmıştır. Wanderer doğru yerde.

8 Kurt Vile – Bottle It In

Rollin’ with the Flow dışında albümdeki tüm şarkılar Kurt Vile’ın kendi imzasını taşıyor. Come Again’de reenkarnasyona değinip Mutinies’de kafasındaki sesleri susturmak için içtiği hapları itiraf ederken bir yandan da Loading Zones’da araba park etme stratejisinden bahsedebiliyor. Albüm boyunca Vile dinleyiciyi hem bu içten sözleriyle, hem de huzurlu ve tekrar eden gitar riffleriyle alıp götürüyor. Seksen dakikalık uzunçalarda on dakikayı bulan şarkılar yer alıyor ama gereksiz tek bir şarkı bile yok. Bu yönüyle albümü bir şiir kitabına benzetebiliriz. Her bir şarkının birbirinden farklı olduğu hâlde bir araya geldiğinde uyumlu, tutarlı ve dengeli bir bütün oluşturması en usta müzisyenlerin bile her zaman başaramadığı bir durum. Bottle It In’i ilk dinleyişimde birden ormanda gezintiye çıkmış gibi sakin, tazelenmiş ve huzurlu hissetmiştim. Yalnız olmadığıma eminim, böyle albümlere ihtiyacımız olduğuna da.

7 Paul McCartney – Egypt Station

Come on to Me, Fuh You, Back in Brazil, Dominoes… Kulağa taze ve yeni gelen bu şarkılarla Egypt Station anbean yükselen bir grafikte ilerliyor. Evet, sesi tabii ki eskisi kadar güçlü değil. O artık yetmiş altı yaşında. Ama lütfen unutulmasın ki bahsettiğimiz kişi son elli yıldır etkilemediği müzisyen kalmamış Paul McCartney. Hâlâ formunda ve bizimle paylaşacakları var. Onu 2018 yılında 1968’dekine benzer tutkuyla ayakta tutan da bu heyecanıdır. Kendine özgü tavrını on yıllar önce yaratmış olduğu hâlde tekrara düşmeyen az sanatçı vardır. Paul McCartney’i The Beatles kariyerinin ötesine geçiren ve onu gerçekten efsane yapan özelliklerinin başında da bu geliyor. Egypt Station bunun canlı kanıtı. Umarım önümüzdeki istasyonlardan birinde albümü yaratanın kendisiyle kanlı canlı buluşma fırsatı buluruz.

6 Gözyaşı Çetesi – Karar

Albüm sizin düşüncelerinizle birlikte ses veriyor. Kendinizi hiç zorlanmadan ritme kaptırmış halde buluyorsunuz. Pınar Balcı’nın vokal rengine ve kabiliyetine sayfalarca methiyeler düzülebilir. Elbette albümün başarısını enstrümanların ruhu ve hikaye anlatıcılığının gücünden bağımsız değerlendiremeyiz. Başlangıç şarkısı Bir ile electronic ve psychedelic tavrın bir üst seviyeye taşındığını hissediyoruz. Sonrasında gelen Kirlendi, “Sormaz mısın hiç kendine, düzen niye böyle olmuş?” serzenişleriyle içerisinde bulunduğumuz politik iklimden doğan hassasiyetlerimize dokunuyor. Ben Aşkın Değerini Bilemedim sözlerinin yarattığı atmosferle bir köşeye atmak zorunda kaldığımız duygularımız ile yüzleştiriyor bizi. Albümün sonuna yaklaşırken dinlediğimiz Yan Yana ise enstrüman zenginliğinin en yoğun hissedildiği şarkılardan. Karar her dinleyişte farklı bir tat yakalacağınız bir uzunçalar. Gözyaşı Çetesi ile henüz tanışmadıysanız onlara kulak vermenin tam zamanı.

5 Özgün Semerci – A Nightmare on Clawhammer Banjo

A Nightmare on Clawhammer Banjo’ya kulak verdiğinizde ise “keşke tüm sanatçılar bu denli cesaretli ve tutkulu olabilse” diyerek iç geçirmeden edemiyorsunuz. Zira soundun teknik açıdan neredeyse kusursuz oluşunu bir yana bıraktığınızda bile gerçekten üretebilen bir müzisyenin yapıtını dinlediğinizi anlamanız uzun sürmüyor.  “Gerçekten üretebilme” yetisi herkesin kolaylıkla ulaşabileceği bir değer olamıyor. Özgün Semerci bu noktada işinin ehli olduğunu kanıtlıyor. Tahmin edilebilir olmayı reddediyor ve deneyselliğe doğru açıyor yelkenlerini. Bir araya geldiğinde uyumlu olmayacağını düşündüğünüz karanlık ögeler ve aşina olduğumuz geleneksel banjo soundu harmanlanıyor. Toplamda sekiz şarkıdan A Nightmare on Clawhammer Banjo, özgün ve incelikli bir kayıt dinlemek isteyen her dinleyicinin kulak vermesi gereken bir çalışma. Semerci, hem Türkiye müzik sahnesinde hem de bluegrass cenahında hayranlık uyandıracak bir kayda imza atıyor. Iskalanmamalı.

4 Shame – Songs of Praise

Songs of Praise bir debut album ve içinde yaşamaya başladığınızda buna inanmanız pek kolay değil. Çünkü temelleri güçlü. Vokal Charlie Steen “Hadi dövüşelim mi?” derken karşınızdaki insanın öfkesini, mahallenin nevrotik havasını ve post-punk akımının o efsanevi dönemini hissediyorsunuz. Shame’in belki de en büyük etkisi toplam on şarkıdan oluşan uzunçalarıyla kendi gücünü yaratmayı amaçladığını belirtmesidir. Friction, One Rizla, Gold Hole, Concrete ve diğerleri… Davulun, elektrik gitarın temiz sounduna üst perdeden dahil olan vurucu vokal. Neredeyse hepsi bu ve çok güzel. Shame adına indie pop denilen ve neredeyse tamamının birbirine benzediği güncel müziği takip etmiyor. Kafasını geriye çeviriyor, bir çıkış noktası için büyük isimlerden yardım alıyor. Bir başlangıç için yardım almak kaçınılmazdır. Sonrasında kendi sözlerini, kendi dünyanı ne kadar dahil edebildiğindir esas mesele. Shame işte bunu başarıyor.

3 Julia Holter – Aviary

Müzisyenin kariyerindeki beşinci LP çalışması Aviary doksan dakikalık bir yolculuk ihtiva ediyor. Toplamda ses veren on üç şarkı söz konusu. Bu on üç şarkıda da soundun büyüleyici elektriğine kapılıyoruz. Çekim gücü o kadar yüksek ki albümü dinlerken çemberin içine düşmeniz ya da tamamen dışarıda kalmayı göze almanız gerekiyor. Ortası yok. Her şey su gibi akıyor. Her şey birbiriyle bağlantılı. Buradaki her şey bize dünyayı tek bir pencereden sunuyor. Tüm detaylar tüm çıplaklığıyla ortada. Geri vokallerin anlamsız döngüleri, davulun o anlamsızlığı anbean takip etmesi, avangart enstrüman kanallarının merkeze yükselmesi ve neredeyse on dakikaya yaklaşan bir şarkının finalinde Holter’ın pamuk yumuşaklığındaki sesinin duyulmaya başlaması olağanüstü amtosfer yaratıyor. Yüzlerce insanın tanıklığında çıt çıkmadan sürüp giden bir konser düşünün. Aviary o görkemli sahnenin ta kendisi.

2 Khruangbin – Con Todo El Mundo

Texaslı trio kendine ait atmosfere sahip. Yeni albümleri Con Todo El Mundo modern soul ve psychedelia birleşiminde baskınlaşan alanda ses veriyor. Sonuç sahiden büyüleyici. Az önce çalan hangisiydi? Adı mühim değil, Con Todo El Mundo’dan bir şarkı. Enstrümantal açıyla ilerleyen bir albümün ilk dakikalardan sonra sıradanlaşması çok içine giremediğiniz takdirde çalan müziğin o anın fon müziği olması çoğunlukla söz konusu olabilir. Ancak genel fotoğrafta vokalin yer almadığı Con Todo El Mundo’da durum farklı. Elbette bir festival soundu yok burada. Dinleyiciyi sürekli uyanık tutma derdinde değil. Kalabalık bir parti için tasarlanmamış. Salt elektrik gitar, geriden usul usul yaklaşan vokal ve altyapıyı oluşturan dub & ambient dokunuşları ortaya özgün bir sound çıkarmaya yetiyor. Kendi başına olmakla ve yalnızlığın, sessizliğin müzikle olan kusursuz uyumuna harika bir örnek buradaki on şarkı. Khruangbin için artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak.

1 Albert Hammond Jr – Francis Trouble

Kilit cümleyi girişe koymaktan başka çaremiz yok. Işıl ışıl parlayan bir albüm bu. Albert Hammond Jr. solo kariyerinin en parlak çalışmasına Francis Trouble ile imza atıyor. Solo kariyeriniz dışında as grubunuz The Strokes. Ne yapsanız da daima peşinizde yapışkan bir ün. Öyle bir ilk albümdü ki zaten The Strokes’un kosmos yanana kadar buralarda olacağına eminiz. Hammond Jr. bundan şikayetçi mi peki? Neden olsun ki? Ama şan, şöhret, doygunluk, aşırı doz uyuşturucu dörtgeninden çıkıp bir başka yön, farklı kariyer aradığı da kişisel kayıtlar için çalışmasından belli oluyor. Francis Trouble işte bu arayışın en yeni adımı. Arama süreci artık sona erdi. Çünkü Los Angeleslı müzisyen hedefe ulaşmış gözüküyor. Toplam on şarkılık uzunçaların içinde dünyaya gözlerini 1979 yılında açan ve geride kalan üç farklı on yıllık dönemden de etkilenerek müzisyen kimliğini oluşturan bir ölümlünün tüm birikimi var. Ölüm zaten içeriğin tam merkezinde. Ölü doğan ikiz kardeşinin anısına saygı duruşu Francis Trouble. Ah Francis. Kısa süre önce bir röportajda senin için “Şimdi onun tam olarak nerede olduğunu bilmiyorum, ama benim içimde bir yerlerde yaşadığından eminim.” diyen bir kardeşin var. Adı da Albert Hammond Jr. Charlotte Gainsbourg da Kasım 2017 tarihli son albümü Restte merkeze kaybettiği kardeşini koymuştu. Ancak Gainsbourg neredeyse tümüyle acı bir ağıt yakarken, Hammond Jr. ölümü kabullenip kardeşi olmadan geçirdiği otuz dokuz yılı tüm kesitleriyle aktarmayı seçiyor. Böyle olunca da ortaya rock & roll’un yanı sıra, blues, funk, synth-beat-wave damarlarında hayata ulaşan bir albüm çıkıyor. Sözlerse beton gibi gerçek. Gerçek olan şey anlatmak için uğraşmanın anlamsız olduğu her şey değil mi? İşte size iki numarada duyulan şarkı Far Away Truths. Julian Casablancas bu vokal gücünü, gitarın kelimeler altına kusursuz uzanışını ilk kez duyduğunda kıskanmış olmalı. Muted BeatingsSet to AttackStrangers, Tea For Two… Çıplak ve net hislere tercüman şarkılar. Boya yok. Gitarın davula karışımı, post-punk sürecinin o meşhur dönemine çıkarılan şapka her biri. Peki ya Stop and Go. Listenin altıncı basamağındaki bu şarkı benim için hiçbir zaman yediye tek seferde geçişin adresi olmadı. Bazı şarkıları sadece dinlemez, o birkaç dakikada tüm varlığınızla yaşarsınız. İşte Stop and Go. Albert Hammond Jr bu yılın en önemli adımlarından birini attı. Bizim gözümüzde en önemlisini. BacktotheSound olarak zirveyi Francis Trouble’a bırakıyoruz. 

 

 

 

 

 

Comments are closed.