Beni eve götürün

Göz|

Christopher Nolan’ın yeni filmi Dunkirk beyaz perdede yüzlerce defa işlenen İkinci Dünya Savaşı’na yeni bir pencere açıyor. Dunkirk tarih aktarımında eksik kalsa da hayatta kalma gerilimini güçlü vurgularla öne çıkaran bir yapım.

Bir Alman uçağı bombayı bıraktı. Müttefik askerleriyle dolu bir gemi batmak üzere. Denize yayılan petrolün kokusunu alabiliyorsunuz. Mavinin siyahla buluşmasının ölüme yakın kokusu bu. Petrol içinde yüzen askerler bilinmeze doğru kulaç atıyorlar. Karşıdaki Britanya kıyılarından gelen sivil teknelerden biri askerlerin en azından bir kısmını çekip alıyor. Askerlerden Tommy günlerinin cehennem içinde geçtiğini haykırırcasına tek cümle söylüyor: “Beni eve götürün.

Hikayenin en başına gidelim. Nolan bu yeni filminde İkinci Dünya Savaşı’nın erken dönemini ve belki de ilk kırılma anlarından birini merkeze yerleştiriyor. Mayıs 1940’ta Fransa’nın Dunkerque kıyılarında toplam dört yüz bin Britanyalı, Belçikalı ve Fransız asker Alman ordusu tarafından sıkıştırılmıştı. Hitler, Alman Hava Kuvvetleri Komutanı Hermann Göring’in talebi doğrultusunda ordunun kara ilerleyişinin durması emrini vermiş ve tanklarla moralsiz düşmanı yok etmek yerine Göring’e bağlı uçakların sıkışan binlerce müttefik askerini açlık ve çaresizliğin içinde yok etmesini beklemeye koyulmuştu. Fakat süreç Hitler’in beklediği gibi gelişmedi ve 26 Mayıs 1940 – 4 Haziran 1940 tarihleri arasında Dunkirk kıyılarından üç yüz bini aşkın askerin tahliyesi gerçekleştirildi.

Dönemin İngiltere başbakanı Winston Churchill bunun bir zafer olmasa bile önemli bir başarı olduğunu belirtir. Hitler ise Dunkerque tahliyesi sonrası Birleşik Krallık askerlerinin arkalarına bile bakmadan korkakça kaçtıklarını vurgulayarak “İngilizler henüz kaybettiklerinin farkında değiller, ama çok yakında olacaklar” der. Yaklaşık beş yıl süren büyük savaşın sonunda ise Churchill’in haklı olduğu tarihin huzurunda netleşecektir.

Dunkirk içinden geçtiği büyük savaşın ve savaşın diğer aktörlerinin detaylarına yer vermiyor. Bana kalırsa filmin en büyük eksikliği budur. Ortada neredeyse hiç Fransız yok. Ama bolca Churchill var. Finale yerleştirecek kadar, hatta finali onun sözleriyle şekillendirecek kadar fazla Churchill var. Bu bir tercihtir. Nolan özellikle Inception ve Interstellar‘dan sonra Hollywood cenahının en yenilikçi isimleri arasında gösterilmeye başlandı. Görece yenilikçi olduğunu söyleyebiliriz ama sonuç olarak mükemmel görsellikte ilerleyen ve zaman kavramından çıkarak kendine yeni sekanslar yaratan filmi İngiliz propagandasına dönüştüren bir yönetmenden söz ediyoruz.

Hollywood’un yakın tarih aktarımında objektif olduğu savı gerçekçi değil. Bunu Dunkirk ile bir kez daha anlıyoruz. Yeni ve modern dünyanın baştan dizaynı için tüm hesabın Batı Dünyası tarafından ödendiği konuşuluyor, ama İkinci Dünya Savaşı’nda eğer Doğu Cephesi açılmasaydı ve Sovyetler Birliği o cephede savaşı kaybetseydi bugün ortada bir Batı Dünyası kalır mıydı, buna cevap aranmıyor. Dunkirk elbette bu sorulardan ve gerekli olası cevaplardan uzakta. Bilinçli olarak sadece bir kıyının, o kıyıdaki yaşam mücadelesinin ve ölüm ile yaşam arasındaki ince hattın aktarımı bu. Fakat film kapanışında savaşın sonundaki mutlak başarıyı Batı’ya ve hatta salt İngiltere’ye mal etmekten de geri durmuyor.

Oyuncu kadrosunda Fionn Whitehead, Damien Bonnard, Aneurin Barnard, Mark Rylance, Tom Hardy ve Cillian Murphy gibi isimleri barındıran Dunkirk‘ün bu yılın en dikkat çekecek ve Akademi tarafından en fazla altı çizilecek filmlerden biri olacağına şüphe yok. Temeldeki yanlış yönlerine rağmen gökyüzündeki Spitfire takibi, denizdeki French T-47 Class Destroyer batışı, Hans Zimmer imzalı çarpıcı müzikleri ve salt olağanüstü görsel örgüsü ile Dunkirk izleyicide ilgi uyandırmayı başarıyor.

Comments are closed.