Blues’un biraz daha mavi kafalısı

Göz|

Yavuz Çetin, Kerim Çaplı ve Sunay Özgür’le ‘90’larda birlikte çaldığı Blue Blues Band grubunun adını Batu Mutlugil böyle tanımlıyor: “Blues’un biraz daha mavi kafalısı.

Mavi gibi cool, melankolik ve bağımsız… Başka dünyadan belki de biraz. Nejat İşler’in Yavuz Çetin’i tanımladığı gibi. Türkiye müzik sahnesinin iki ilham verici ve yetenekli ismi Yavuz Çetin ve Kerim Çaplı’nın hayatları ne zamandır filmleştirilmek isteniyordu. Sonunda bu hayali, iki müzisyenin çalkantılı yaşamına odaklanarak Blue Blues Band’i ve ‘90’lar Türkiye’si gençliğini anlatan yönetmen Sertan Ünver Blue filmiyle gerçekleştiriyor.

Geçtiğimiz ay 36. İstanbul Film Festivali’nde prömiyerini yapan Blue gerek heyecanlı ve dokunaklı konusu, gerek çekim teknikleri ve kurgusuyla dünya standartlarında bir müzik belgeseli. Uzun saçları yüzünden sokaklarda dövülen, metal müzik dinlediği için satanist ilan edilen şu anda otuz-kırk yaşlarındaki izleyiciler bu belgeselde nostalji yaşıyor. ‘90’ları hatırlayamayacak kadar küçük olanlar ise sinema salonundan yepyeni bilgilerle ve o döneme biraz olsun tanıklık edebildiği için tatmin bir şekilde ayrılıyor. Özellikle onlar için film gömülü hazinelerle dolu.

Bu hazinelerin başında Yavuz Çetin’den daha deneyimli olmasına ve zamanında The Monkees’le, Jimi Hendrix’le çalmış olmasına rağmen çok daha az tanınan baterist Kerim Çaplı geliyor. Çaplı, Pink Floyd’un efsane gitaristi Syd Barrett gibi gizemli, sorunlu ve fazla yetenekli bir dâhi. Ne kadar değerli biri olduğu Amerika’daki eski arkadaşlarının onu öve öve bitiremediği röportajlarından anlaşılıyor. Sıra dışılığını onunla öldüğü gün tanıştığını söyleyebilecek kadar kendine yabancı hissettiği oğlu Ahmet Çaplı ve kendi konserine seyirci olarak geldiğini hala şaşkınlıkla anlatan grup arkadaşları da dile getiriyor filmde. Ölmeden önce bütün enstrümanları kendi çaldığı ve kimseye dinletmediği albüm kayıtları da Blue ile açığa çıkıyor. “Neden?” diye sorgulatıyor. Neden bu kadar yetenekli bir adam dünya çapında ünlü değil? Neden bu kadar sorunlu bir hayata sahipti? Belki Taner Öngür’ün dediği gibi kendini başka bir şekilde ifade etme şansı kalmamıştı ve o yüzden bu kadar iyi bir müzisyendi. Belki bu dünyaya fazlaydı ya da Yavuz Çetin gibi o da başka dünyadandı.

“İnsanın kafasının içinde bambaşka bir dünya var, oraya giremiyorsunuz.“ diyor Yavuzcan Çetin ve artık babasının ölümünü sorgulamayı bıraktığını söylüyor. Türkiye’de rock müziğe altın çağı yaşatan bir ikon neden intihar eder? Tıpkı gitar soloları gibi hassas ruhu yüzünden mi? Annesini küçük yaşta kaybetmenin yarattığı travmadan mı? Teoman’ın dediği gibi hak ettiği üne ve yaşama kavuşmuş olsaydı da o köprüden atlayacaktı belki. Müzisyen arkadaşı Tanju Eksek bunu hâlâ şaşkınlıkla sorguluyor: “Bunu yaşayan herkes intihar etmiyor değil mi? Ama o etti.” Geriye muhteşem rock ve blues şarkıları, Yavuzcan’ın gururla çaldığı emektar gitarı ve çok sayıda seveni kaldı.

Blue, müziğin birleştirici gücünü gösteriyor bize. Yavuzcan’ın kolundaki dövmede yazılı Sweet Home Alabama’nın notaları, baba oğlu birbirine bağlıyor. Başka bir baba oğlun ilişkisi ise müzisyen arkadaşlarının yalnız bırakmadığı babanın cenazesinde başlıyor. İki dâhinin enstrümanlarından şifalı su gibi akan notalar, bir sürü gence ilham veriyor ve yıllar sonra o güzel insanları bir araya getirip yeni bir jenerasyonu etkilemeye devam ediyor. Çünkü ne diyor Erkan Oğur filmde: “Sen bir enerji yığını olarak varsın. Yok olamazsın. Müzik de yok olmaz.”

Comments are closed.