Burada bir gazetecilik başarısı var

Göz|

Boston. 1976. Bir karakolda iki rahip, bir avukat, şaşkın bir anne ve iki çocuğunun görüldüğü sahne. Biz o sahneyi hafızamıza yerleştirirken yıl 2001’e dönüyor. Yer yine Boston.

Yayın yönetmeni emekli olan The Boston Globe gazetesine artık Marty Baron (Liev Schreiber) liderlik ediyor. Baron, ilk iş olarak daha önce üzerinde durulmamış ve araştırılmamış yerel bir davayı ele almak istiyor. Dava otuz yıl boyunca düzinelerce çocuğa cinsel istismarda bulunmakla suçlanan Katolik bir rahipten bahsetmekte. Boston’da yaşayanlar için Katolik Kilisesi ikinci bir ev gibi. Dolayısıyla bu durum haberi oldukça hassas ve özel yapıyor.

Baron bu özel haber için gazetenin güçlü ekibi Spotlight’ı uygun buluyor. O esnada başka bir haber üzerinde çalışan ama henüz bir sonuca ulaşamayan Spotlight editörü Walter Robby Robinson (Michael Keaton) muhabirler Sacha Pfeiffer (Rachel McAdams) ve Michael Rezendes (Mark Ruffalo) ile araştırmacı Matt Carroll (Brian d’Arcy James) davaya dikkatli bir şekilde başlamaya karar veriyorlar.

Spotlight ekibi önce davayı, avukatını, avukatın temkinliliği eşliğinde davacı kurbanları, davayla ilgili tüm haberleri titizlikle araştırıyor. Süreç oldukça zorlu geçiyor. Davacı kurbanlara ulaşmak ve birkaç tanesiyle görüşebilmek bile hayli zaman alıyor. Ancak görüşülen kurbanlardan durumun vahameti hemen anlaşılıyor. Kurbanların çocukken yaşadıkları bu durumun hayatlarında derin hasara yol açtığını acıyla fark ediyor muhabir Sacha. Bu arada muhabir Mike ise avukatlara ve dava dosyalarına ulaşmakla uğraşıyor. Dosyanın halka açık olmamasının uyandırdığı şüphenin yanında halka açık hale getirmenin de ne kadar zor olduğu Mike’ı epey düşündürüyor.

Bütün bunların yanında editör Robby bu davadan bir haber çıkmayacağı ve haber olabilse dahi böyle bir haberin Katolik toplumuna zarar vereceği şeklinde yorumlar yapan avukat ve savcıların üzerine gidiyor. Son olarak Baron’a Kardinal’in bu haberden vazgeçmesini söylediği örtülü ihtarı ile haberin ne kadar ciddi, ne kadar çetin olduğu, ne kadar zorlu geçeceği belli oluyor. Araya 11 Eylül saldırıları da girince haberi yayımlamak bir yılı buluyor.

Filmin konusu başlı başına kafa yorulması gereken türden. Spotlight ekibinin araştırmasıyla anlaşılıyor ki istismarcı rahiplerin sayısı sadece Boston’da yüzlerle ifade ediliyor. Asıl acı tarafıysa durum Boston ile kalmıyor. Haber yayımlandıktan sonra gelen telefonlarla buna benzer daha birçok olayın ülke geneline yayıldığını Spotlight ekibi şaşkınlıkla fark ediyor. Biz de biliyoruz ki bu durumlar Birleşik Devletler’le de sınırlı değil.  İradesizliğini maneviyatın arkasına gizleyen her toplumda gözlenen küresel bir sorun.

Bir diğer yönden toplum düzeni oluşturabilmenin yegâne şartlarından biri olan din ve o yasakladıkça baskılanan dürtülerin iradesizce dışa vurumu belki de. Düzenlemeye çalışırken bir taraftan bozulan kısır bir döngü. Bu insanların yaptıklarının hasıraltı edilmesi ise bu kısır döngünün ekmeğine yağ sürüyor. Yapılan cezasız kalıyor. İnsanların ömürlerindeki ağır hasar düzelmediği gibi istismarcılarının yaptığıyla kaldığını görmeleri ikinci bir darbe oluyor onlara. İnanç bulanıklaşıyor. Spotlight ekibi işte bu kadar önemli bir olayı gün yüzüne çıkararak iyiye olan umudu yeşertiyor. Bu haber büyük yankı uyandırıyor ve Kardinal dahil birçok din adamını koltuğundan ediyor.

Filmin işlediği konuyu bir yana bırakırsak en takdir edilesi tarafı izleyiciyi duruma tek bir açıdan baktırması bana göre. İzleyici birçok dala bölünmeden yalnızca gazeteci gözünden bakıyor konuya. Bu sayede biz duygusal hezeyanlarda boğulurken asıl verilmek istenen mesaj gözden kaçmıyor. Burada bir gazetecilik başarısı var. Bu insanlar bu olayın gün yüzüne çıkabilmesi için gece gündüz canla başla çalışarak tam bir gazetecilik örneği sergilediler. Bir toplumun konuşamadığı, duyuramadığı sesi oldular. Bir adım ötesinde bile olsa görülemeyen olaylara karşı göz oldular. Bu konu özelinde gazeteciliğin ne denli önemli bir meslek olduğu Spotlight’ın ana temasında yer alıyor.

Comments are closed.