Duvarın içindeki kayıp insanlar

Göz|

Orada olan herkes gibi Ağustos 2013’te gerçekleşen Roger Waters’ın The Wall konserini ben de tüm detaylarıyla aklımda tutuyorum. Daha konserin başlangıcında kendi kendime hatırlatmıştım: “Bu görüp görebileceğin en başka şey olacak.

The Wall konserinin neden “en başka şey” olduğunu açıklamak ne kadar gerekli bilmiyorum. Üzerinde “bize güvenin” yazılı domuz. Sadece sahneden değil, konser alanının her tarafından gelen efekt sesler. Metrelerce süzülerek sahnede patlayan İkinci Dünya Savaşı’ndan bir uçak. Gözümüzün önünde adım adım örülen bir duvar. O duvara yansıyan suretler ve yine o duvarın gecenin sonunda yıkılışı… O gece ne bir konsere, ne bir albümün sahneye yansıtılma çabasına, ne de artık yetmişli yaşlarında olan bir müzisyenin veda turuna tanıklık ettik. The Wall ile geçen o gece orada olan herkes için ölene kadar unutulmayacak bir hediyeydi.

İlk gösterimi Toronto Film Festivali’nde yapılan, yönetmenliğini Roger Waters ile Sean Evans ikilisinin üstlendiği 2014 tarihli The Wall’un konser filmi de tüm etkileyiciliğiyle kendi gerçekliğini var eden bir yapım. Filmi izlemek yakın tarihe dokunmak gibi bir his uyandırıyor. Bir yandan akıp giden konsere dalıyorsunuz, bir yandan Waters’ın yaşamına ilk ağızdan tanık oluyorsunuz ve belki de en önemlisi Pink Floyd’un 1979 çıkışlı The Wall albümünün gerçekliğiyle tanışıyorsunuz. Evet, sahnede bir Pink Floyd yok. David Gilmour yok, Nick Mason yok, Richard Wright yok. Görüntülerde Pink Floyd’a dair bir tek Roger Waters var, ama bu film Pink Floyd’u da içeriyor. Çünkü Syd Barrett dahil Pink Floyd’un diğer tüm üyeleri gibi Roger Waters da kayıp kuşağın bir mensubu.

İki büyük savaşı da bizzat yaşamıyor Waters. Ama hep hissediyor. Dedesi Birinci Dünya Savaşı’nda, babası ise İkinci Dünya Savaşı’nda cephede hayatlarını kaybediyorlar. Waters, The Wall’un belgesel filminde işte bu iki ayrı hikâyeyi birleştiriyor. Aslında onun da vurguladığı gibi iki ayrı hikâye yok. Babası ve dedesinin yaşamı benzer hatlarda seyrediyor. Savaş, cephe, kan ve ölüm. Burada zafere yer yok, çünkü savaştan yakasını kurtarıp eve dönen askerlerin bile önlerinde yaşayacakları bir hayatları olmayacak.

Waters da geçmişine baktıkça savaş ve ölüm dışında bir anısının olmadığını fark ediyor. Dedesi ve babasının anıtlarını ziyaret ederken bunu anlıyor. Anladığının farkındayız. Soğuk bir mezar taşı, bir komutanın ölen askerinin arkasından onun ailesine yazdığı “kahramanlık vurgularıyla çevrili” bir mektup ve eksik hayatlar… Genel olarak The Wall konserinin merkezine odaklanan film, kimi bölümlerde sahne dışına çıkıyor. Orada klasik arabasıyla ve yanında hayali konuklarıyla yol alan Waters var. Bahçe içindeki eve gidiyoruz onunla birlikte. Ölüm kadar soğuk görüntüler yansıyor. Binlerce mezar, yol kenarında kurşuna dizilen asker, yok olan şehirler, kaybolmuş insanlar, saçma iki savaşta yiten babalar, dedeler ve onların kayıplarıyla yüzyıl sonra bile yas tutacak olanlar. Hepsi burada.

The Wall’un sonunda sürpriz yok. Duvar yıkılıyor. Tıpkı konserde olduğu gibi. Tıpkı 1989 yılında Berlin’de olduğu gibi. O duvar yıkılıyor. Ama o insanlar hala o mezarlarda. Waters’ın gözünden süzülen yaşlar gerçek. Bir hiç uğruna “kahramanca” hayatlarını verenler gerçek. The Wall sonuna kadar gerçek.

Comments are closed.