Gelin! Birini parçalıyoruz

Göz|

 Senaryosu David Ely’nin aynı isimli romanından uyarlanan Seconds hem saniyeler anlamına geliyor, hem de ikinciler gibi bir anlam taşıyor. İkinciler diyorum çünkü film ikinci bir şansların yahut zorunlu arzuların nelere yol açacağını konu alıyor. (Luna Aydoğan)

Film psikozda diyebileceğimiz birinin yüzünün farklı bölgelerinin gösterilmesiyle açılıyor.  Burada bozuk görüntüler ve detay planlar dikkat çekiyor. Frankenheimer biraz da kendi anlatı sanatını tanımlıyor, seyirciye sesleniyor: “Sadece gözetleyen olarak suçlu değilsiniz bunu siz yapıyorsunuz, yani tam şuan!” diyor. Bir yandan da bize filmin ilerleyen dakikalarında bilinçdışının nasıl lime lime edileceğini haber veriyor.

Ardından karakterimiz Arthur’a geçiyoruz. Hayatından memnun olmayan evli bir adam olması dışında hiçbir bilgi verilmiyor bize. Arthur’a yakınlık duyamayacağımız bir kurguyla ilerliyor film. Bunu sağlayan şeyse hızlı bir şekilde uzak genel planlardan fazla yakın detay planlara geçiş. Ne çekmediğin de önemlidir derler ya, filmin bu kısmı bu sözün temsili gibi. Daha sonra Arthur’un takip edildiğini görüyoruz. Burada da ilginç bir şekilde sadece takip edeni karşı açıyla görüyoruz ve o kişiyi film boyunca bir daha görmüyoruz. Karşı açı ise çoğunlukla bir karakterle bağ kurmamız için kullanılan bir araçtır. Fakat Frankenheimer bütün tekniklerin anlamlarını alt üst ederek Arthur gibi bizi de parçalıyor.

Filmin konusu da burada ortaya çıkıyor. Arthur trene biniyor. Kapı kapanacakken eline bir not sıkıştırılıyor. Daha sonra anlıyoruz ki Arthur’un prank sandığı aramalarla ilgili bu kağıt. Yıllar önce öldüğünü sandığı arkadaşı onu bir yere çağırıyor. Arthur, elindeki kağıtla önce çamaşırhaneye gidiyor, daha sonra ise mezbahaya. Burada da zekice bir espri var aslında. Neyse. Gelgelelim Arthur arkadaşını bulamıyor ama ona ikinci bir hayat teklif eden şirketi buluyor. Şantajla da bu teklifi reddetmesi imkansız kılınıyor. Yazının girişinde zorunlu arzular demem bu yüzden. Arthur’un varlığı, varolmaya devam ederken resmiyette yok oluyor. Yaşar Ne Yaşar Ne Yaşamaz’ın farklı bir versiyonu gibi biraz.

Bu yeni hayat için Arthur’a bir dizi test yapılıyor. Bir sonraki hayatında aslında ne olmak istediği bulunuyor vesaire. Şirketin de bir sınırı var. Örneğin dünyaca ünlü bir tenisçi yapamıyorlar Arthur’u ama iyi bir ressam yapabileceklerini söylüyorlar.

 Arthur estetik ameliyatları bittikten sonra uçakla yaşayacağı bölgeye gidiyor. Hayatı çok iyi gidiyor. Bir kadına aşık oluyor. Sürekli partiler düzenleniyor, istediği her şeyi yapabiliyor vesaire. Fakat bir gün orada yaşayanların şirketten hayat satın alanlar olduğunu ve onların da bu durumu bildiğini, bu konuda susarak anlaştıklarını kavrıyor. Kurmaca olduğunu bildiği halde arzu duyduğu gerçekliğin başka bir kurmaca olduğunu idrak edince eski gerçekliğini istiyor Arthur. Burada Frankenheimer ilk defa Arthur’un gözünden gösteriyor bize dünyayı. Karakterle aramıza koyduğu bilinçli boşluklardan sonra birden ona dönüşünce ne yapacağımızı şaşırıyoruz.

Yakınlık duymadığımız eski hayatımıza dönmeyi neden isteyelim ki? Fakat her gün kontrol edemediğimiz ve gerçekleşen milyonlarca fikir, eylem ya da olay gibi bunu da kontrol edemiyoruz. Başkasının bilinçdışına sıkışıyoruz. Gündelik hayattan çok farklı değil sanki, yoksa öyle mi? Neyse. Arthur’a başka bir yeni hayat vaadi sunuluyor. Zaten başka seçeneği de yok gibi. Fakat şirket Arthur’u yakmaktan başka bir şey yapmıyor. Sistemin başarılı bir temsili şirket. Güler yüzlü sevecen duran bir konforizm her şeyi ve herkesi kabul edecekmiş gibi duruyor sonra sizi siliyor ya da birey kendini suçlayıp silmeye başlıyor. Modern psikolojinin buhranlarından biri. Neyse bu başka bir yazı konusu.

Filme dönelim. Resmiyette ölü olan Arthur eski hayatının temsiline dönüyor. Ölüyor. Garip bir döngü: Arzu benliğe dönüşüyor. Yeni benlik yeni bir arzu doğuruyor. Yeni benlik yeni arzuya ulaşmak isterken arzu eski benliği geri istiyor.

Başka bir şey demiyorum sadece “İyi seyirler!” Hoş, seyir etmekten çok yapan oluyoruz filmde. Yine de film filmdir. Dolayısıyla iyi seyirler.

Comments are closed.