“HAFIZAMDA YER EDEN HER ŞEY”

Röportaj|

Elektronik müziğin deneysel yönlerine meraklı bir müzisyen İpek Görgün. Onun şarkıları ses-gürültü-sessizlik ekseninde hayata karışıyor. Bu karışım esnasında kaydedilen gergin sessizlik ve uzayan sesler ise tıpkı Görgün’ün belirttiği gibi her an, her saniye bizimle.

 

Müzikle profesyonel anlamda ilk iletişimin nasıl başladı?

On yedi yaşındayken, davulcusu olduğum 4 Handle 1 Scandal adlı ska/punk grubu ile başladı diyebilirim. Ağırlıklı olarak Rancid, Catch 22 gibi grupların parçalarını yeniden yorumluyorduk.

Ankara merkezli avangart rock grubu Bedroomdrunk’ta uzun süre vokalist ve bas gitarist olarak yer aldın. Müziğinin gelişiminde o dönemin ne gibi etkileri oldu?

Bedroomdrunk’ta çaldığım süre boyunca doğaçlama pratiğimi geliştirmeye özen gösterdim. Ayrıca gruba ilk girdiğimde şarkı söyleme ve bas gitar çalma konusunda hiçbir fikrim yoktu. Bu yüzden enstrümanları öğrenme ve onların potansiyelini, sınırlarını araştırma açısından oldukça öğretici bir dönemdi. Müziğin gerçekleşmesi esnasında iletişim kurmayı da Bedroomdrunk’ta keşfettim. Çünkü çalarken ve özellikle doğaçlama yaparken sadece birbirinize bakarak, sonrasındaysa hiç bakmadan iletişim kurabiliyorsunuz. Tamamen kulaklar aracılığıyla konuşmak gibi bir durum oluyor aslında. Bu da bana şu an yaptığım müzik adına çok şey kattı.

ipek-gorgun-003

2014 yılında Tokyo’da gerçekleşen Red Bull Music Academy’ye Türkiye’den katılan isimlerden biriydin. O süreç nasıl gelişti biraz bahset istersen?

Son iki günde dosyamı hazırlayıp yollamaya karar verdim. Kabul edileceğimi hiç düşünmemiştim. Zira Tokyo elemelerinde yaklaşık yedi bin başvuru alınmıştı. Hatta bu yüzden davet mektubunu da başta yanlış okudum, “nasıl olsa olmayacaktı boş ver” dedim. Mektubun başlığında “Tokyo seni bekliyor” yazdığını gördükten sonra uçağa binene kadar kendime gelemedim. Müzik ve sanattan başka hiçbir şeyin konuşulmadığı üç hafta geçirdim ve tekrar uçağa bindim. Haliyle ondan sonra da kendime gelemedim.

Bu yılın ilk yarısında Aphelion adlı ilk stüdyo çalışmanı yayımladın. Kayıtlar nerede gerçekleşti? Albüme destek veren isimler kimler?

Aphelion‘ı ilk başta kendi çabalarımla yayınladım. Albümün kapağı için Güney Afrikalı ressam ve heykeltraş Adriaan Diedericks, Seraph II adlı eserini kullanmama izin verdi. Müzisyen ve ses mühendisi Barkın Engin ise albümün mastering’ine katkıda bulundu. Şu an ise albüm Touch’tan dijital formatta tekrar yayınlanıyor. Bunun yanında açılış parçası Kairos için Noetic Works tarafından hazırlanan bir video, NMD Sounds için bestelediğim Troubling Speech adlı parça ve benim gerçekleştirdiğim fotoğraf çekimlerinden oluşan bir seçki de albümle beraber Kasım ayında paylaşıma girecek.

Albümdeki kimi şarkılar isimlerini mitolojiden alıyor değil mi? Şarkıları oluştururken ve kaydederken odak noktaların nelerdi?

Kairos ve Lethe şarkılarının isimleri mitolojiden geliyor, evet. Özellikle seçtiğim bir odak noktası yoktu aslında. Önceden düşündüğüm bir kavram çerçevesinde beste yapmadım. Çalışırken zaten parçalar kendi anlamlarıyla birlikte meydana geliyor. Bununla beraber karşılaştığım her malzemenin kendine has bir karakteri olduğunu düşünüyorum ve  müzikal yapıyı o karakterle birlikte düşünüyorum. Hepsinin ortak özelliği ise gece bestelenmiş olmalarıydı. Nihayetinde bunun parçaları birbirine bağladığını söyleyebilirim.

Müziğinde sanki uzay boşluğunun yansıması var. Uzayan sesler, gürültüler ve ani sessizlikler… Tüm bunlara seni götüren temel çağrışımları merak ediyorum.

Albümün adının Aphelion olması, güneşten ve güneşin temsil ettiği her şeyden uzakta olma halinin bir temsiliydi. Bu nedenle albüm aslında hep dünyayla, dünyevi hallerle ilgili. Parçaların ortak özelliği ise gece bestelenmiş olmaları. Yani bu dünyevi hallerin güneşten, ve güneşin getirdiği ayırma, parçalama ve yönetme özelliklerinden uzakta neye dönüştüğü daha çok ilgimi çekti. Uzayan sesler, gürültüler ve ani sessizlikler ise bu dünyada her an, her saniye bizimle. Bu yüzden bu albümdeki eğilimim uzaya veya uzayın temsil ettiği temalardan ziyade etrafıma yönelikti.

Zero İstanbul projesi NMD Sounds için Heybeliada Müzik Okulu’nda mekan ses kayıtları yaptın. Bu senin için nasıl bir deneyim oldu?ipek-gorgun-005

Saha kayıtlarını genellikle şehir içinde yapıyorum. Bu yüzden insan seslerine ve insan ürünü olan alet-edevatların seslerini kaydetmeye alışığım. Heybeliada’da ise doğa seslerine daha fazla odaklanma imkanım oldu. Bu da toplanan malzemeyi şekillendirirken daha farklı yöntemlere itti beni. Mesela aldığım ses ne olursa olsun mutlaka yoğun bir işlemden geçiririm parçaya eklerken. Efekt/filtre ve sentezleme gibi. Bu defa da malzemeyi benzer süreçlerden geçirdim fakat adanın genel hissiyatını da bulundurmak istediğim için bazı sesleri olduğu gibi kullandım.

Bu kayıtlar sırasında öncelik olarak üzerinde durduğun materyaller nelerdi?

Adanın karakteristiği olduğunu hissettiğim büyük ve küçük canlıların seslerine öncelik verdim. Sonrasında ise insan, rüzgar ve adada nadir olarak yakalanabilen makine sesleri geldi.

Burada ortaya çıkardığın sesler bir müzik parçasından çok, alan ve ses yerleştirmesi olarak değerlendirilebilir? Sence bu iki olgu arasında kompozisyon olarak herhangi bir fark var mı?

Bu parça özelinde konuşuyor isek, beste olarak yaklaşmayı tercih ediyorum çünkü formu ve malzemeyi beste duygusuyla şekillendirdim. Dinleyicinin yaklaşımı ise parçayı dinlediği akustik ortama, bağlama veya kendi yüklemek istediği anlama göre değişiklik gösterebilir. Sorunun ikinci kısmında ise ben arada bir fark olmadığını ve bunun tamamen besteci-dinleyici deneyimi bağlamında şekillendiğini söylerim. Köklü bir konservatuarın hocası gelir, aradaki farkı nasıl görmediğimi söyler. Sonra bir sanat eleştirmeni gelir ve bunun tamamen bir yerleştirme işi olduğunu beyan eder. Peki bu tartışmanın bizim eser tecrübemize ne gibi bir katkısı olacaktır? Doğrudan deneyimi yaşamak ve parçayla aramızda mahrem bir ilişki kurmak varken bunu tanımlamaya çalışmak, o ilişkiye zorlama bir entelektüellik yüklemez mi? Belki de saha kayıtları yerine bilindik enstrümanları, alışılan ritmleri ve klasik anlamıyla notasyonu kullansaydım en baştan bunu konuşmayacaktık ama o zaman da şunu düşünebilirdik: Beste sadece bildiğimiz enstrümanlarla, kitapta belirtilen ritmlerle ve klasik notasyonla mı yapılır? Maruz kaldığımız seslerle parça yapmamız mümkün değil midir? Bu tartışma halihazırda yirminci yüzyılın ilk yarısında yapıldı ve devamında batı müziğini hem bestecilik, hem enstrüman tasarımı, hem de eser tecrübesi dolayımında evriltti zaten -ki böyle bir süreç olmasa elektronik müzik besteciliği hakkında da konuşuyor olmazdık.
ipek-gorgun-004

Türkiye’de deneysel müzikten ilerlemenin kendine has zorlukları olduğu muhakkak. Senin açından bu zorlukların ilk sıralarında neler bulunuyor?

Bundan birkaç sene önce olsaydı mekan zorluğu derdim, fakat kolektiflerin toplu çabası sayesinde bu engel aşılmaya başlandı. Artık mekanı bulma değil, dönüştürme eğilimi var ve bu ülkemizde icra edilen deneysel müzik adına umut verici. 90’larda Türkiye’deki grupların “kendin yap” pratiği yeniden hatırlanıyor. Eskiden düğün salonları ve türkü barlar dönüştürülürdü. Şimdi kafeler, evler, galeriler, hatta okullar da buna dahil oldu. Takip edebildiğim kadarıyla Eskişehir ve İzmir’de de oluşumlar var. Ankara’da ve diğer şehirlerde de yeniden başlayacağını umuyorum -ki sanılandan fazla deneysel müzik dinleyicisi ve icracısı var aslında. Benim bildiğim Samsun, Osmaniye, Çanakkale, Adana ve Trabzon’dan da dinleyiciler var. Önümüzdeki yıllarda organize oldukça bunun geleneğe dönebileceğine inanıyorum. Şu an için aklıma gelen en büyük zorluklardan biri ise genç eleştirmen eksikliği. Ortam içindeki sosyal konumunu dert etmeden fikrini söyleyebilen, eleştirdiği konuya gerçek anlamda hakim ve yapılan işleri ciddiye alıp değerlendirebilecek, kendi jenerasyonumuzdan birilerine ihtiyacımız var. Maalesef ufak bir sahne olduğumuz ve zar zor bir araya gelip iş üretebildiğimiz için kişisel ilişkiler beğeni belirtmede ağır basıyor. “Böyle desem bozulur mu, bozulmaz mı” gibi dinamikler başlıyor ve iyi niyetle başlayan müzik eleştirisi sonunda ya dedikoduya ya da kavgaya dönüyor. Bu da potansiyele zarar veren bir durum.

Yakın süreçte seni canlı olarak bir yerlerde izleyebilecek miyiz?

Doktora yeterlilik sürecinden geçtiğim için maalesef akademik çalışmaya öncelik vermek zorundayım. 2017 için bir şeyler yapmak istiyorum, ama okul şu anda belirleyici konumda.

Son olarak sana ilham veren şeyi sormak istiyorum. Bir müzisyen, bir kitap, bir albüm ya da yeryüzündeki herhangi bir şey… Müziğinde en büyük ilhamı nereden alıyorsun?

Yani, aslında en büyük diye bir şey söylemekte zorlanıyorum. Hafızamda yer eden her şey diyebilirim sanki.

Comments are closed.