Hayat çok yakınmış gibi ama çok uzak

Göz|

Çanakkale’de sınıf öğretmenliği okumuş, mezun olmuş ve memleketi Çan’a dönen bir Sinan. Babası gibi sınıf öğretmeni olacak. Eğer şansı varsa. Devlet sınavını kazanamazsa polisliği deneyecek. Atanamamış öğretmenlerin toplanma yeri. Bir de yazarlık var tabii.

Yazarlık öyle sanıldığı kadar kolay iş değil. Yanlış anlaşılmasın da. Öyle yani. Bir kitap yazmış Sinan. Adı Ahlat Ağacı. Sponsor arıyor kitabın basımı ve dağıtımı için. Kitabı Çanakkale deyince ilk akla gelen şehitlik ya da Truva ile ilgili değil. Aksine onların gölgesinde kalmış onlarla iç içe yaşayan bir kültürün dışa vurumu.  Sponsor arıyor Sinan. Bir yandan da sınava giriyor öğretmenlik için. Zor ama deneyecek bir daha. Denemekten vazgeçip polis olan arkadaşıyla konuşuyor telefonda. Nasıl da adapte olmuş yeni duruma, hayret ediyor. Evdeki stresini başkalarından nasıl çıkardığını dinliyor uzunca bir süre arkadaşının. Sonra liseden arkadaşı Hatice’yi (Hazar Ergüçlü) görüyor.

“Neden hep en yakınındaki hayatı yaşamak zorunda bırakılır ki insan?” diye soruyor Hatice ve devam ediyor:“Hayat çok yakınmış gibi ama çok uzak.” Evleniyor bir kuyumcuyla. Rıza ile değil. İkisi de istediği hayatı veremeyecek nasılsa. Rıza ise ayrılığının faturasını başkalarına çıkararak hem kendisinin, hem de Hatice’nin mükemmelliğinden ödün vermeme derdinde. Onun için de hayatın anlamı dünyanın merkezinde olmak. Öyle olmadığını anladığı anlarda acılarından başkalarını suçlayarak kurtuluyor.

Bütün bu karakterler Ahlat Ağacı kitabına ilham mı? Öyle olmalı. Oradan buradan bir şeyler bulup satarak denkleştirdiği parasıyla kitabını bastırıyor Sinan. Babası “Kitapta benden de bahsetmişsin” deyince anlıyoruz ki karakterler ahlat ağacının meyvesi. “Ahlat ağacı aykırı, yamuk yumuktur ve hep yalnızdır ama meyveleri bazen öyle tatlıdır ki kahvaltıda yersin” derken sanki kendini, babasını, Sinan’ı, tekmil insanları anlatıyor ve sadece bir ağaç tüm bunları nasıl bu kadar iyi anlatabilir dedirtiyor İdris Öğretmen rolündeki Murat Cemcir.

Borç içinde evini kaybetmiş, bitmeyen borçlarla itibarsızlaşmış İdris Öğretmen. “Belki de babamın hayata karşı duruşudur at yarışı oynaması.” derken babasını at yarışı oynamaktan kaybettiği evi, itibarı için ne kadar eleştirse ve aykırılaştırsa da onu yargılayan her ‘uyumlu’ bireye karşı da savunmak istiyor Sinan. Bu yüzden hepsinden nefret ediyor. Herkesin aynı ağacın yamuk yumuk dalı olduğunu görememesi ille de gövdeyim diye ısrar etmesinden nefret ediyor. İnsanlardan bu kadar nefret eden birinin yazar olmaya çalışması da ayrı konu. 

Evde hep bir kavga ve mutsuzluk hali hüküm sürüyor. Bir an önce uzaklaşmak istiyor bu mutsuzluktan Sinan. Önce askerliğini yapmalı. Askerliğini yapıp eve gelince bakıyor ki baba İdris öğretmen emekli olmuş, ikramiyesi ile evi tatmin etmiş, hep hayalini kurduğu koyunlarını almış, köye yerleşmiş. Babasının yanında da kalmıyor İdris Öğretmen. Kendisi için, emekliliğinde yaşamak için yaptığı derme çatma evinde koyunları ve köpeği ile yaşıyor. Uzun zamandır su çıkacak diye ısrar edip kararlılıkla kazdığı kuyudan vazgeçmiş, duruyor bahçenin bir köşesinde susuz.

“Bari bunda kararlı durup haklı çıksaydım ama olsun zamanında firar zaferdir.” diyor yenildiğini kabullenerek. Sonra Sinan’ın kitabından alıntı yapıyor zamanla ilgili. Kitabını okumuş, bazı yerleri birkaç kere hem de. Bir de gazetede kitabıyla ilgili yapılan haberi saklaması… Sinan bir ağacın dalını görüyor onda, meyvesini görüyor. “Bazen öyle tatlıdır ki kahvaltıda yersin.” O hep farkında. Zamanın, insan olmanın, çakalın, köpeğin, koyunun, ağacın, gövdenin, dalın farkında. Fark ediyor Sinan da ve onu haklı çıkarmak istiyor bir kez olsun ve iniyor kuyuya.

Sinan o kadar gerçek ki! Sinan’a hayat veren Doğu Demirkol’u tebrik etmeli. Nuri Bilge Ceylan ona kendisi olmasını söylemiş olmalı. Çünkü Sinan, özellikle Sinan yolda yürürken karşılaştığımız bir arkadaş gibi anlatıyor filmi. Kanlı canlı orada duruyor. Bir karakterden öte gerçeklikte. Gerçekçiliğini daha nasıl anlatabilirim bilemiyorum. Sinan geçerken filmde rastladığımız bir arkadaş diyelim. Filmin konusu da bu gerçekçiliğe büyük katkı yapıyor. Bir yerlerde var olmaya çalışan bir Sinan, evini kaybetmiş borçla boğuşan mutsuz bir anne, bu mutsuzluğa sebep anlaşılamayan bir İdris Öğretmen mutlaka var. Ahlat Ağacı her yerde.

Comments are closed.