“Hepsine tek tek teşekkür etmek isterim”

Röportaj|

Çalışmalarını Ankara’da sürdüren genç müzisyen ve şarkı söz yazarı Nilgün Özer bu cumartesi BacktotheSound Music Festival kapsamında sahnede olacak. Özer ile bu kapsamda buluştuk ve kapsamlı bir mülakata imza attık. (Röportaj: Sevginur Dikin)

Bu röportaj ile seni ilk kez fark edenler olacaktır. Kimdir Nilgün Özer? Nerede yaşar?

Henüz tam net olmamakla birlikte şimdilik Ankara’da yaşayan, ODTÜ Psikoloji Bölümü’nden çok yeni mezun, ne yaparsa yapsın sanatta bir ayağı (mümkünse her ikisi de) olacak bir müzisyen. 

Müzik ile yolunuz nasıl buluştu?

Kendimi bildim bileli müzik hep benimleydi. Küçükken bile büyüleyici gelirdi, hatta ağabeyimle anılarımızı temsilen şarkılarımız olurdu. Yıllar geçtikçe müzik zevkim özelleşmeye başladı ve gitar çalmayı öğrenince de artık kendi parçalarımı yapmaya başladım. Bu sıralar lisenin başlarındaydım ve o dönem üç şehir değiştirmek beni zorlamıştı. Lise sona kadar odama kapanıp sadece müzik yaptığımı hatırlıyorum. Bu süre içinde hayli parçam birikti ve kendimce demolar yapıp etrafa yolladım. Ama kendi parçalarımı kendim kaydedip yayınlamayı göze alamadım. Üniversitedeyken de insanlar müziğimi duysun istiyorsam kollarımı sıvamam gerektiğine karar verip ilk albümümü yayınladım. 

— — —

“On dört yaşındayken ağabeyim gitar çalmaya başladığında birlikte bir şarkı yapalım demiştik. Brake Free adında bir parça yapmıştık. İlk kez müzikte yaratıcılığımı o zaman konuşturmuştum. Her ne kadar parçanın çoğunu ağabeyim yapsa da.

— — —

İlk önce albüm geldi. Bu yıl da bir EP çıkardın. Her şeyin çok hızlı tüketildiği bir çağda single paylaşmayıp albüm formatını tercih etmenin sebebi nedir?

Aslında özel bir sebebi yok. İlk albümüm, yani Daydreaming liseden beri sürekli ertelediğim çalışmalarımın bir koleksiyonu olduğu için onları artık daha fazla bekletmek istemedim. Çünkü bekleterek bir anlamda onlara haksızlık ediyor gibi hissediyordum. Yaptığım parçalar benim için hayatımın belirli dönemlerini yansıtıyor. Parçalar bekledikçe ve ben değiştikçe onlar da güncel beni yansıtmamaya başlıyor. Yakın arkadaşım Büşra (Brownie) ile çıkardığım EP Distortion & Motion, karakterimiz Aura’nın hikayesini anlattığı ve parçaların bütününde bir akış olduğu için onları birbirinden ayırmak doğru olmaz gibi geldi.

Bu sebeple son çalışmam da yine bir single olmadı. Yani parçalarımı, insanlara bir tema ya da his etrafında dinleyebilecekleri bir sırayla sunmak bana en güzeli gibi geliyor. Bunun içinse en uygun format albüm oluyor. Öte yandan Daydreaming zamanlarında miksaj işlerine daha yeni girdiğim için çoğu zaman ne yaptığımı ben de bilmiyordum. (Gülüyor) Vaktimin çok yüksek bir oranını söz ve besteye ayırıyordum. Distortion & Motion’da miksaj ve master, yaratım sürecimde kendine daha fazla yer buldu. Zaten bu yüzden parça sayısı da azaldı. Gelecekte parçalarımın miksaj ve master süreçlerine iyice odaklanmayı, kendimi bu konularda daha da geliştirebilmeyi istiyorum. Dolayısıyla ana akımda görülenin aksine, bir albüm ve bir EP’nin ardından bir sonraki çalışmamın single olarak gelme ihtimali yüksek.

Yeni EP’de de bulunan tüm şarkılar İngilizce. Bunun spesifik bir sebebi var mı?

Bu soruyu çok alıyorum. Belki garip gelecek ama bana sorulmadan önce bu konuyu hiç düşünmemiştim. İlk kez söz yazmaya bile doğrudan İngilizce başlamıştım. Bazen söz yazmaya, bir melodi bulup onu tekrar edip bu sırada bana hissettirdiklerini mırıldanarak başlarım. Bu yöntemi Türkçe parça yaparken asla kullanamadım mesela. Yani İngilizce oldum olası bana daha rahat geldi. Küçüklükten bu yana çoğunlukla İngilizce müzik dinlememin etkisi bunda eminim büyüktür. Bu arada bazen neden kültürel bir şeyler yapmıyorsun eleştirisi de geliyor. En nihayetinde içinde doğup büyüdüğüm kültürü kendimden dışlayamam, böyle bir amacım da yok zaten. Aksine, ben müziğimin kültürümüzden çokça esinti taşıdığını düşünüyorum. Herkes tecrübe ettiği kültürü kendine göre hayatına ve yarattıklarına uyarlar. Ben sadece bunu alışılagelmedik bir biçimde yapıyorum. 

Beste süreciniz nasıl işliyor?

Kısaca tanımlayacak olsam “kaotik bir düzen” derdim. Yani zaten yaratıcı bir şeyler yaparken düzen aramak pek anlamlı değil. Müzik yapmak doğrusu yanlışı olan teknik bir iş de değil. Ama verse – chorus yapısı olsun diye de özellikle uğraşmıyorum mesela. Yeri gelince altı dakikalık ezberlemesi çok zor parçalar ortaya çıkabiliyor ama parçam benden ne istiyorsa onu veriyorum. Kısacası bana göre sanat hem toplum hem sanat hem de benim için, bu üçünü duruma göre dengelemek lazım, ama sürecin en güzel kısmı beni sürekli şaşırtıyor olması. Bir cümle ya da telefondaki on saniyelik ses kaydıyla büyümeye başlayan küçük bir tohum, bir anda yüzyıllık bir çınar görünümü alıyor. Hatta süreci dinleyicilerime de yaşatabilmek için Distortion & Motion’daki her parçanın ham versiyonunu “kayıt günlükleri” adıyla Instagram üzerinden paylaşmıştım.

YouTube kanalınızdan şarkılarınızı direkt paylaşıyorsunuz. Dinleyicilerinize hiçbir ek duvar olmadan ulaşabilmek büyük bir nimet. Sizce de öyle mi?

Kesinlikle. Küçükken müziğe erişmek bu kadar kolay değildi. Sevdiğim sanatçıları YouTube üzerinden veya MP3 çalarla dinlerdik. Müzik repertuarım onlar sayesinde bu kadar genişleyebildi ve ben kendimi geliştirebildim. Artık Spotify, Apple Music gibi platformlar çok uygun fiyatlara size bu hizmeti sunuyor olsa da hala bu harcamalar lüks kategorisinde. Yani parçalarımı sevip buralara erişemeyen insanlar olma ihtimali ve YouTube’un en kullanışlı kaynaklardan biri olması, parçalarımı doğrudan paylaşmam için yeterli bir sebep oluyor. 

Türkiye’de ana akım dışında müzik yapmanın avantajları ve dezavantajları neler sizce?

Dezavantajları sanırım daha çok öne çıkıyor. Örneğin Türkiye’de İngilizce parçalar, herkese hitap etmiyor. Dolayısıyla bu durum, insanlara ulaşmanızı zorlaştıran bir filtre işlevi görüyor. Bunun iyi yanı ise dinleyen insanlarla daha çok ortak noktam var gibi hissettiriyor, küçük ama tatlı bir grubun parçalarıymışız gibi. Bir diğer güzel yanı ise ülke dışında iletişim kurabildiğim yabancı dinleyicilerimin olması. Bambaşka ülkelerden dinlemeler, müzik listelerine eklenmeleri görünce ayrı bir mutlu oluyorum ve müziğin büyüsü beni daha fazla motive ediyor.

Open in Spotify

Bağımsız bir müzisyen olarak gelecek planlarınız neler?

Bağımsız olmanın getirdiği özgürlükle kendimi özellikle miksaj konusunda geliştirerek müzik yayınlamaya devam etmek. İlk zamanlar miksaj bende korku uyandırırken şimdi keyifli bir oyun alanına dönüştü. Yolun daha başındayım ve denemek istediğim daha bir dolu ses var. 

Bu cumartesi BacktotheSound Music Festival’da sahnede olacaksınız. Orada sizi izleyeceklere bir mesajınız olur mu?

Hepsine tek tek teşekkür etmek isterim. Çünkü odamdan çıkıp müziklerini dinlediğim insanlarla aynı festivalde çalma imkânı buluyorsam bunda onların desteğinin payı çok büyük. Umarım doyasıya eğlenecekleri bir zamana ben de katkı sağlamış olurum. 

Comments are closed.