Justin Timberlake – Man of the Woods

Albüm Kritik|

Justin Timberlake’in uzun zamandır beklenen beşinci albümü Man of the Woods yayında. Soundunu 808’li modern Americana olarak tanımlayan Timberlake’e göre yaptığı en kişisel albüm bu. Oğlu Silas, eşi Jessica Biel ve Memphis, Tennessee kökeninden esinlenen sanatçının albümü hayranları ikiye bölmüş durumda. Ben albümü beğenenlerdenim.

Bir “geri dönüş” albümünden ne beklenir? Bambaşka bir sound mu? Daha önce hiç duyulmamış tınılar mı? Yoksa kariyer çizgisini hiç bozmazcasına aynı tarzda şarkılar mı? Bunun cevabı kimin nasıl geri döndüğüne göre değişir ama bu kişi kendini her albümde yüz seksen derece dönmeden yenileyebilen Justin Timberlake ise cevap biraz esnetilebilir. Zira Man of the Woods’da karşımızda hem farklı hem aynı bir Justin Timberlake var. Farklı çünkü o artık otuzlarının sonuna yaklaşmış bir aile babası ve bu durum haliyle şarkılarına da yansıyor. Kariyerinin zirvesinde bütün dünyayı görmüş biri olarak doğduğu topraklara dönme isteği olduğu da aşikâr. Aynı zamanda bildiğimiz Justin çünkü yine Pharell Williams ve Chad Hugo ikilisi, namıdiğer The Neptunes’le çalışmış ve seksi ve hareketli şarkılar üretmekten geri kalmamış. Albümün lansman filmi ve kapak fotoğrafı iyice country bir albüm olacağı tahminlerini arttırsa da ilk tekli Filthy ile SexyBack günlerinden çok da uzaklaşmadığının sinyalini vermişti Timberlake. İkinci single Supplies ise sadece sound olarak Kendrick Lamar’a benzemekle kalmayıp Lamar’ın hit şarkısı HUMBLE’ın dikkat çekici klibini çeken Dave Myers imzasını taşıyan bir videoya da sahipti. Üçüncü single Say Something’deyse sanatçıya country ikonu Chris Stapleton eşlik ediyordu. Stapleton’ın sadece bu şarkıda değil, Alicia Keys’in konuk olduğu tatlı bir romantik şarkı Morning Light ve The Hard Stuff’ta da imzası var. Albümün en güçlü şarkıları arasında leziz bir altyapıya sahip soul etkili Higher Higher ve funk ile country’nin mükemmel birleşimi Breeze of the Pond sayılabilir. Bol cinsel göndermeler içeren Sauce ise akılda kalıcı nakaratıyla ve “kirli” elektrogitar tınılarıyla albümün en keyifli ve loop’a alınası şarkılarından. Uzunçalardaki on altı şarkının hepsi aynı heyecanı vermese de bu albüme vasat diyemem. Tamam, dünyanın en yenilikçi albümü değil. Belki Justin’in de en iyi albümü değil. Fakat bana göre güzel bir denge tutturulmuş ve her şey yerli yerinde. Rock’tan country’e, elektronikten funk’a çeşitli tarzları harmanlaması kafamı karıştırmaktan ziyade oldukça hoşuma gitti. Benim Man of the Woods’u 20/20 Experience’tan daha sık dinleyeceğim kesin.

Share

Comments are closed.