Kara göründü

Göz|

Eight Days a Week – The Touring Years bir müzik belgeseli. Bu kısa tanımın ötesine geçtiğimizde ise tarihe tanıklık eden bir yapımla karşılaşıyoruz. Ron Howard yönetmenliğindeki Eight Days a Week merkezine The Beatles’ın turne yıllarını alıyor ve gruba dair pek bilinmeyen yönleri eşsiz arşiv görüntüleriyle birlikte perdeye yansıtıyor.

O anı şöyle görüyorum: Yeni dünyayı keşfetmek için yola çıkan bir gemi var. The Beatles gözcü direğine tırmanıp ‘Kara göründü!’ diye bağırıyor. İşte hepimiz o ’60’ların gemisindeydik. Sadece Beatles değil, tüm hareket ve bizim neslimiz hep beraber bir yere doğru gittik.” 

John Lennon, The Beatles günleriyle ilgili konuşurken bunları söylüyor. “O an” derken 1964 yılında Avustralya’ya adım attıkları günü kastediyor. Binlerce insan Beatles’ı Adelaide şehrinin havalimanında coşkuyla karşılamıştı. Tıpkı aynı yıl Hollanda, Danimarka, Birleşik Devletler, İskoçya ve İsveç’te karşılandıkları gibi Avustralya’da da büyük ilgi görmüşlerdi.

Ringo Starr çok sonraları o günler için “Ne yapsak, hangi şarkıyı yayımlasak zirveye çıkıyordu” diyecekti. Grubun yükselişi en çok henüz yirmili yaşlarına yeni yeni adım atan The Beatles dörtlüsünü şaşırtıyordu. Çünkü sosyal medya yoktu, dünya bugünkü gibi küçük ve anlık değildi. Ama The Beatles o günün teknolojisinde bile ışık hızında ilerlemeyi başarmıştı.

Peki, neden bunlar The Beatles’ın başına gelmişti? Dev stadyumlarda ilk konser veren pekala başka bir ekip de olabilirdi. Liverpool’daki Anfield Stadyumu’nda binlerce insan tek bir ağızdan herhangi bir ismin şarkılarını haykırabilirdi. Tüm Batı ülkelerindeki müzik listelerinde zirvede başka bir grubun şarkıları da yer alabilirdi. Ama bunların hepsini Beatles yaptı. Özellikle erken dönemlerinde ürettikleri her şarkı mevcut jenerasyonun marşı haline geldi. Şansları yaver gitmişti. George Martin gibi bir müzik dehası stüdyoda onları denetliyordu. Brian Epstein adında tuttuğunu koparan bir menajere sahiplerdi. “Neden The Beatles?” sorusunun net bir cevabı yok. Belki de var ve bu cevabı belgesele yansıyan Beatles hayranı genç bir bayan veriyor: “Şarkı söyleyişleri, kıyafetleri, saçları… Farklılar.

Eight Days a Week boyunca salt tahmin edilemez başarıların baldan tatlı hissine yer verilmiyor. Belgeseli farklı ve değerli kılan da tam olarak bu. Hakkında yüzlerce hikaye anlatılmış efsane bir ekiple ilgili yeni şeyler söylemek zordur, ama bunu daha önce yayımlanmamış görüntülerle ve hayattaki son iki Beatle Paul McCartney & Ringo Starr ile yaptığı yeni görüşmelerle başarıyor Eight Days a Week. Belgesel grubun bilinen hikayesinin perde arkasına kusursuz kanallarla ulaşıyor. Aktarılan her fotoğraf, duyduğunuz her ses ve yarım asır önceki konserleri gösteren tüm görüntülerle siz de o günlerin içine çekiliyorsunuz.

Her ne kadar “Unutulmaktan korkmuyoruz” deseler de zirvenin büyüsüne kapılmıştı The Beatles. Ölümcül bir yoğunlukta çalışıyorlardı. Plak satışları onlara para getirmiyordu ama gündemde kalmaları için her ay yeni şarkı kaydetmeleri gerekiyordu. Bunun için sadece bir konserden diğerine giderken vakit ayırabiliyorlardı. Zaman içinde müzik yerini şova devretti. Üstelik yirmi dört saat beklentileri karşılamaları gerekiyordu. Yazılı ve görsel basını, hayranları, kraliçeyi tatmin etmeleri gerekiyordu. Eğer zaman kalırsa birkaç saat uyuyabilirlerdi. Bu durum zamanla onlar için çekilmez bir hal aldı. Sonuç olarak The Beatles bir tarih yazdı evet, ama üyelerin de belirttiği gibi o tarih yazılırken grup bunu bizzat yaşamak için çok meşguldü.

John Lennon, Paul McCartney, George Harrison ve Ringo Starr… The Beatles ilk ses verdiğinden bu yana altmış yıldan fazla zaman geçti. Üstelik son kırk yedi yıldır ortada bir The Beatles bile yok. Ama şarkıları hala yaşıyor. Yola yeni çıkan gruplara ilham vermeyi sürdürüyorlar ve hala geriye bıraktıkları miras çürümedi. Eight Days a Week de işte o ışıl ışıl parlayan mirası çok güçlü vurgularla hatırlatıyor.

Paylaş

Comments are closed.