Karanlığın prensi

Ben de birçok kişi gibi Nick Cave’i grubu The Bad Seeds ile yarattığı en ünlü şarkılarından Where the Wild Roses Grow aracılığıyla  tanıdım.

Avustralyalı karanlık prens Cave 1996’da şarkıyı o günlerde ülkesini kasıp kavuran ve bir süredir kafayı takmış olduğu pop prensesi Kylie Minogue’a yazmıştı ve onunla düet yapmıştı. İngiliz ressam John Everett Millais’in Ophelia tablosundan esinlenilmiş tüyler ürpertici ve çekici bir klibe sahip şarkı Nick Cave’in The Bad Seeds’le çıkardığı en başarılı teklisiydi. Fakat bu onun ne ilk ne de son başarısıydı.

1983’te Melbourne’da The Bad Seeds’i kurduğunda zaten The Birthday Party grubuyla beş yıldır post-punk yapıyordu ve gotik damgasını yemişti. Bu grubun ardından Mick Harvey ve Blixa Bargeld’le yarattığı Kötü Tohumlar 1980’lerin ortasında Berlin’e yerleşip Amerika’nın mistik ve grotesk ögeler barındıran “Güney gotiği” akımından ilham alarak şarkılar yazdı. 1988 tarihli Tender Prey albümünden öne çıkan The Mercy Seat gerek ölüm temasıyla gerek defalarca tekrar eden nakaratı ve sert müziğiyle Nick Cave’in imza şarkılarından biri oldu. Johnny Cash’in yeniden yorumlamasının daha da meşhur ettiği şarkının son dakikalarında transa geçmeyen bir insan olması zor bir ihtimal.

Grubun 1994’te piyasaya sürdüğü gotik rock şaheseri Let Love In’den çıkan Red Right Hand Nick Cave külliyatındaki en meşhur şarkılardan biri olarak yerini aldı ve efsane korku filmi serisi Scream’in soundtrack’inde kullanıldı. Bunu takip eden 1996 tarihli Murder Ballads ise grubun en çok satan albümü oldu. Cinayet teması etrafında şekillenen şarkılardan oluşan uzunçalar iki ünlü düeti barındırıyordu: Kylie Minogue’lu Where the Wild Roses Grow ve PJ Harvey’li Henry Lee.

İngiliz şarkıcı PJ Harvey ile sadece bu folk şarkısını tekrar yorumlamakla kalmayıp bir ilişki yaşayan Nick Cave bu ilişkinin ardından kalanları belki de en romantik albümü The Boatman’s Call’da hayranlarına sundu. Post punk ve gotik rock tavrından uzaklaşıp ilişkiler, yalnızlık ve ayrılık temalarında gezindiği piyano bazlı şarkılardan oluşan pek sade ve sakin bir albümdü bu. Piyasaya çıktığı 1997 yılında Cave’in Michael Hutchence’ın cenazesinde çaldığı Into My Arms ve yıllar sonra animasyon filmi Shrek 2’de karşımıza çıkan People Ain’t No Good gibi mücevherleri barındıran albümün eleştirmenler tarafından Cave’in en beğenilen işi olmasına şaşırmamalı.

’90’ların ortasında usta müzisyen Warren Ellis’le tanışmasıyla uzun süreli ve verimli bir işbirliği başladı. Birlikte 2005’te Cave’in senaryosunu yazdığı The Proposition’ın, 2007’de The Assassination of Jesse James by the Coward Robert Ford’un ve 2009’da The Road filminin müziklerine imza attılar. 2006’da kurdukları Grinderman grubuyla ve 2008’de The Bad Seeds olarak çıkardıkları Dig, Lazarus, Dig!!! albümüyle garage rock sularına daldılar. 2016’da model ve tasarımcı eşi Susie Bick’le ikiz oğullarından biri Arthur’u trajik bir kazada kaybettiğinde Cave’i toparlayıp The Skeleton Tree albümünü kaydetmesini destekleyen kişi de Ellis’ti. Bu kayıt sürecini anlatan One More Time with Feeling belgeselinde Ellis için “Her şeyi bir arada tutuyor” diyor Cave. Hayatındaki yeri doldurulamaz kaybı ise şu soruyla anıyor: “Hayatta en çok yer kaplayan ve evren kadar büyük olan şeyler aslında görünmez ve kayıp şeyler değil midir?”

Nick Cave bugün altmış yaşında ve müzik dünyasının en nevi şahsına münhasır kişiliklerinden biri. Siyah saçları, ince uzun bedeni, gizemli ve bilge duruşuyla hiç yaşlanmayan bir vampir adeta. İlham kaynakları Leonard Cohen ve Bob Dylan’la birlikte usta hikâye anlatıcıları arasında anılsa da hayatın bir hikâye olduğunu düşünmüyor. Bu onun birbiriyle çelişen birçok özelliğinden sadece bir tanesi. Dinlere inanmadığını söyleyip şarkılarında Hristiyan teolojisinden esinlenmesi gibi. Cave’in karanlık dünyasının bu kadar sevilmesinin nedeni insanı depresyona sürüklemekten ziyade yalnız olmadığını hissettirmesi belki de. Kendisini bu yaz İstanbul Caz Festivali kapsamında ülkemizde izlemek oldukça heyecan verici bir deneyim olacak. Zira O, insanların canlı izlemek için bulundukları yere gelmese de en yakın ülkedeki konserine aylar öncesinden bilet aldığı bir ilâh. Dileğimiz daha uzun yıllar burada olsun ve The Mercy Seat’in sonsuzluğa giden nakaratını bize pek çok kez çalıp söylesin.

Üst Fotoğraf: Matthew Allen

Share

Comments are closed.