Kısasa Kısas Gibi Düşün

Göz|

“Canın çok yandı değil mi? Buna bir şey yapamam. Dokunsam daha çok acır. Metafor. Şu an yaptığım işte bu: kısasa kısas gibi düşün.” diyor genç Martin babasının doktoru Steven’a.

Martin, Killing of A Sacred Deer’ın çıkış noktasını kulağımıza fısıldıyor böylece. Yönetmen Yorgos Lanthimos’un The Lobster’da yaptığı gibi bu filmde de ana tema filmin içine bir monolog ya da diyalogla bir şekilde yerleştiriliyor. Yunan yönetmen Lanthimos, Efthymis Filippou ile birlikte kaleme aldığı filmi bulunduğu bölgenin mitolojisini baz alarak kendi tarzında modernize ediyor.

Artemis’in kutsal geyiğini öldüren Agamemnon’un lanetlendiğini düşünen kahinler, Artemis’in öfkesinin, ancak Agamemnon kendi kızı İphigeneia’yı ona kurban ederse yatışacağını söyler. Agamemnon bunu kabul edemez ama Truva Savaşı için hazırlanan gemilerin rüzgarsızlıktan gidememesini, bitmek bilmeyen hastalıkları hep bu lanete bağlarlar. Çaresiz Agamemnon lanetin bitmesi için kızını kurban etmeyi kabul eder.

Buradan çıkışla filmde Artemis olarak Martin’i (Barry Keoghan), Agamemnon olarak da doktor Steven’ı (Colin Farrell) görüyoruz. Martin’in filmde özellikle tanrılaştırıldığını ‘kısasa kısas’ için Steven’ın ailesini lanetlemesinden ve bu lanetin tıpta hiçbir karşılığının olmamasından anlayabiliyoruz. Bir de Martin’in aileyi nasıl lanetlediğini, bunun kaynağını çözememe durumu da onun tanrısal bir gücü olduğuna inandırıyor bizi. Nitekim Steven’ın göz doktoru olan eşi Anna (Nicole Kidman) bunu fark ettiğinde dini bir ritüel gibi eğilip Martin’in ayaklarını öpüyor. Filme serpiştirilmiş mitolojik esintilerden bir diğeri de tanrıça güzelliğindeki Anna’nın yatakta vücudunu sergileyiş biçiminde karşımıza çıkıyor. Ancak filmde mitolojik hikâyeden bir noktada ayrılıyor Lanthimos.  Agamemnon’un kızından başka seçme şansı yokken burada Martin, Steven’a üç seçenek sunuyor. Bunlardan biri kurbanın olmalı diyor.

Steven ise Agamemnon’un itirazını modern çağa taşıyor, bütün bu olanların sebebini tıpta bulmaya çalışıyor ama sonuç alamıyor. Nihayetinde bir seçim yapması gerekiyor. Hatasının bedelini aldığı hediyeler ve gösterdiği ilgiyle ödeyemiyor. Daha fazlası gerekiyor. Zamanı da daralıyor, filmde düğüm iyice geriliyor ve son bölümde artık çözülüyor. Burada artık “Neden?” diye sormuyor Anna. Bunu aşalı çok olmuş ve “Bu nasıl olsa bir şeyi değiştirmeyecek” diyerek çoktan kabullenmiş bile.

Peki Lanthimos için bu film ne anlama geliyor? Aile, insan ve toplum kavramlarına yine eleştirel bir bakış açısıyla yaklaşıyor kült yönetmen. Aile kavramının kutsallığını yine yıkıp atmak istiyor. Öyle ki binlerce yıldır anlatıla gelen her hikayede bunun defalarca yapıldığını göstermek istiyor belki de. Bir diğeriyse intikam… Filmde bize en çok sirayet eden duygu intikam.  Eğer mitolojik ruhla ve kendi özgün anlatımıyla anlatılmış olmasa film aslında babasının intikamını almaya çalışan Martin’in gerilim dolu hikayesinin işlendiği standart bir filmden öteye geçemeyecek gibi. Haneke’nin filmlerini farklı kılan sebepsiz şiddet de yok bu filmde. Martin’in bir sebebi var.

Ancak senaryo ve işleniş farklı kılıyor filmi diğerlerinden. Nitekim bu sebeple Cannes’da En İyi Senaryo ödülünü kazandırıyor Lanthimos ve Filippou’ya.  Ötesine de geçemiyor. The Lobster’da yakaladığı başarıyı  Killing of A Sacred Deer’da sürdürüyor diyemeyiz belki ama filmin iddiasını da göz ardı edemeyiz. Yönetmenin Colin Farrell ile uyumu da dikkatlerden kaçmıyor. Bir diğer Hollywood yıldızı Nicole Kidman’dan ise beklediğini alamadığını söyleyebiliriz.

Lanthimos’un oyuncu seçimleri ve tarzı ile Oscar’a bir adım daha yaklaştığı kuşkusuz. Son filmi The Favourite’ın bu yıl Oscar’a tam on dalda aday gösterilmesi ve Academy’ye bu denli güçlü girişi onun bu majör kadro ısrarının ne kadar yerinde olduğunu kanıtlıyor bize. Bu yöntemin ne kadar doğru olduğuysa tartışılır. Yani yönetmenin oyuncu seçimi bir tercih mi yoksa bir amaç mı bunu araya Oscar girdikten sonra daha sonraki işlerinde anlayacağımızı umuyoruz. Ödül törenini merakla bekliyor olacağız.

Comments are closed.