Konser gibi ama değil

Konser|

Öncelikle kelimelerle anlatılması çok zor olan bir konseri yazmaya çalıştığımı söyleyerek başlayabilirim söze. Hatta konser demek hafif kalır.

Ayin, meditasyon veya trans olabilir belki ama bir konserden çok daha fazlasıydı 10 Temmuz akşamı Küçükçiftlik Park’ta izlediğimiz Nick Cave and the Bad Seeds performansı. Konser bitiminde seyircinin teşekkürünü alan organizasyon ise İKSV’nin bu sene yirmi beşincisini düzenlediği İstanbul Caz Festivali’ydi. Şehrin uzun zamandır yaşadığı bunaltıcı günlerden sonra tam da böyle bir şeye ihtiyacı varmış meğer.

Nick Cave’in sahnesinin ne kadar özel ve başarılı olduğunu geçtiğimiz Kasım’da Atina’daki konserini izleyenlerden dinlemiştik ve İstanbul konseri için heyecanlanmaya başlamıştık. Ama sanırım daha önce kendisini canlı izlememiş olan kimse böyle bir deneyimi hayal etmemiştir. Ölesiye bir Nick Cave hastası olmayan ben bile konserden o kadar yoğun duygularla ayrıldım ki sanki o iki saat içinde bir numaralı hayranına dönüştüm. Oradaki birçok kişinin benim gibi hissettiğine eminim. Zira konser bitince kulise girmeye, kendisine plak imzalatmaya ve hediye vermeye çalışan hatırı sayılır sayıda insan vardı. Çıkışta dönüş yolunda konseri değerlendirenlerden sosyal medyada yapılan paylaşımlara kadar herkesin nutkunun tutulduğu belliydi. Çoğu kişi şaşkınlık ve tatminle karışık bir gülümsemeyle, tek kelimelik ünlemlerle veya kafayı iki yana sallayarak kendini ifade etmeye çalışıyordu.

Peki, neydi neredeyse on bin kişinin üstünde bu olağanüstü etkiyi yaratan? Konserin başına gidelim. Grubun son albümü Skeleton Tree’den Jesus Alone’un ağır ve dramatik havasıyla sahneye giriş yapan Cave hemen sahne önündeki şanslı insanların elini tutarak ortamdaki pozitif enerjiyi yükseltmeye başladı. Sanki birdenbire zaman durdu ve her şey sakinleşti. O karşımızda ve bizimle birlikteydi. Güvendeydik. Bizi selamlıyor, sahnede oradan oraya koşuşturup içinden geldiği gibi dans ediyor, grup arkadaşları ‘kötü tohumlar’ın yanına gidiyor, piyanonun başına oturuyor ve sıklıkla seyirciye dokunup onlarla konuşuyordu. Bu hareketlerine bir de o kendine has karizması eklenince karşımıza mükemmel bir frontman çıkıyordu. Yaşadığı onca travmadan sonra hâlâ nasıl bu kadar içten ve tutkulu bir performans ortaya çıkarttığını anlamaya çalışmak zordu ve sırf bu yüzden bile çok saygı duyulası bir insan olduğunu kanıtlamıştı Nick Cave.

Beni en çok transa geçirmesini beklediğim The Mercy Seat tahmin ettiğimden daha sakin bir yorumlamayla karşımıza çıktı ve albüm versiyonunu tercih ettirdi bana. Konserin en yoğun ve etkileyici anlarıysa bana göre tüyleri diken diken edip gözlere yaş getiren duygusal yorumuyla Girl In Amber ve şarkının sonu yaklaştıkça Cave’in mikrofonu ve nota kâğıtlarını fırlatarak iyice çılgınlaştığı Jubilee Street oldu. The Weeping Song’da ise resmen seyircinin arasına karışıp bize el çırptırarak bir orkestra şefi gibi yönetti. O anda ne dese yapacak gibiydik. Yalnız Warren Ellis başta olmak üzere The Bad Seeds’in performansını da es geçmemek lazım. En az Cave kadar tutkulu çaldılar ve bütün enerjilerini verdiler.

Seyirciden aldığı fularlarla terini silip karşısında sigara içerken çok güzel göründüğünü söyleyerek iltifat ettiği kızın kim olduğunu merak ettirdikten sonra Keep Pushing The Sky ile bir grup izleyiciyi sahneye çağırdı Nick Cave. Bu şanslı grubun içinde o anda tüm varlığıyla kendini Cave’e teslim edip anı yaşamak yerine telefonla video çekenleri hayretle izledim. Şarkı hepimize arındırıcı bir terapi etkisi yaptıktan sonra grup bis yaptı ve dinamik City of Refuge ile seyircinin hep bir ağızdan eşlik ettiği Rings of Saturn’le geceyi sonlandırdı. Her ne kadar arkadaşımla Keep Pushing The Sky ile geceye nokta koymanın daha etkileyici bir final olacağını düşünsek de konserden tarif edilmesi zor bir hazla ayrıldık.

Konserden önceki gece bir rüya görmüştüm. Tam Nick Cave sahneye çıkıp şarkısını söylemeye başladığında arkadaşlarımla birbirimize ağzımız açık şekilde bakıyorduk ve üzerimizde yarattığı etkiye itaat ederek oradan oraya salınıyorduk. Herhalde hiçbir rüyam bu kadar gerçek olmamıştı.

Share

Comments are closed.