Masumların ait olduğu bir taraf yok

Göz|

Kuhlmann yorgun bakışlı rehineler ve onları çevreleyen silahlılardan uzaklaşıp normal hayatın arasına karışıyor. Kaçabilir, ama nereye? Ankesörlü telefonu kaldırıp yakın dostunu arıyor, içini döküyor. Bu anlarda filmin gerçek hikayesinin çıplak yansımasıyla karşı karşıya kalıyoruz.

Bir görevli “bu telefon çalışmıyor. Şu taraftakileri kullanabilirsiniz” uyarısında bulunsa da Rosamund Pike’ın canlandırdığı Brigitte Kuhlmann karşıdaki hiçlik ile konuşmasını sürdürüyor. “Artık anlıyorum, gerçeği görebiliyorum.” Çıkış yok. Anlaşma yok. Hiçbir şey yok.

Bundan kırk iki yıl önce yaşanmış gerçek bir olaydan çıkış alıyor 7 Days in Entebbe. 1976 yılının Haziran sonunda içerisinde yüzlerce yolcunun bulunduğu, Tel Aviv’ten Paris’e giden bir uçak dört hava korsanı tarafından kaçırılıyor. İkisi Filistinli, ikisi Alman olan korsanlar tarafından ele geçirilen uçak Libya’da yakıt aldıktan sonra Uganda’daki Entebbe Havaalanı’na iniyor. Korsanların bu eylemdeki amaçları İsrail, Kenya, Fransa, İsviçre ve Batı Almanya’da tutuklu bulunan elli üç Filistinli’nin serbest bırakılması olsa da sürecin devamında planlar değişmek zorunda kalıyor.

Dönemin İsrail Hükümeti, Uganda Devlet Başkanı ve birkaç hava korsanının iletişimi ya da iletişimsizliği arasındaki ince çizgiye odaklanan filmde yönetmen José Padilha dramatize edilen gerçek olaylar arasında barış, uzlaşı ya da topyekun savaşın nasıl farklı sonuçlar doğurabileceğine odaklanıyor. Filistinli iki korsanın merkezinde yakın geçmişle bağlantılar kuruluyor ve Filistin meselesinin görece detaylı anlatımı yapılıyor. Ancak başroldeki iki Alman radikal ismin hikaye ile bağlantıları zayıf kalıyor. Hemen hemen aynı dönemi Federal Almanya tarafında ele alan Uli Edel yönetimindeki 2008 tarihli Der Baader Meinhof Komplex filmini bu açığı kapatmak için önerebilirim.

Rio de Janeiro doğumlu Padilha’nın filmografisi kendi ülkesindeki yapımlarla ilerledi. Onu uluslararası alana taşıyan da bu görece lokal filmler oldu. Sonrasında ünlü yönetmenlerin kısa filmlerinden oluşan şehir serisinin Rio I Love You ayağında yer alması ve iki Narcos bölümü ile majör bütçeli Robocop yapımının yönetmenliğini üstlenmesi Padilha’nın ismini Birleşik Devletler’e taşıdı. İlk bakışta görkemli bir filmografi değil, ama elli bir yaşındaki yönetmen 7 Days in Entebbe’de büyük risk alıp henüz çok yakın tarihten bir olayı kendi bakış açısından geçirerek önemli bir adım atıyor.

Filmin İsrail ve Birleşik Devletler medyasında şiddetle eleştirildiğini hemen belirteyim. Bu eleştirilerin merkezinde Padilha’nın hikayenin siyasi tarafına odaklanırken görüş belirtmekte çekingen kaldığı ve olayın sonucundaki İsrail başarısını gölgelediği gibi noktalar bulunuyor. Ben burada farklı yerdeyim. Yönetmenin bir tercihte bulunduğunu ve olabildiğince objektif bakış açısıyla yaklaşmasının doğru olduğunu düşünüyorum. Dönemin İsrail Başbakanı’nın “Bir gün mutlaka uzlaşı yapmamız gerekiyor. Sürekli savaşırsak ülkemiz hapishaneye döner” sözleri filmde birkaç farklı sahnede yankılanıyor. Geriye dönüp son kırk yılda yaşananları, bölgenin şu anki sağlıksız yapısını düşününce yönetmenin tercihine hak verirken buluyorum kendimi.

Ölüme gittiğini bilen bir asker. Profesyonel dansçı sevgilisi sürekli aklında ve diplerde bir yerde yaşam tercihi var. O asla bir ölüm makinesi değil. Bir devrimci, tüm dünya için uçak kaçıran bir terörist. Elinde pimini çekmeye hazır olduğu bomba. Her an patlamaya hazır. Onun bile arkasında bir yaşam var. Hapishanede rehinelere karşılık serbest bırakılması amaçlanan tutuklular. Şahin ve dominant hamleleriyle duygusallığa yer bırakmayan siyasetçiler. Nobel Ödülü bile alabileceğine inandırılan bir zavallı başkan. Acıyla akıbetlerini bekleyen ve tıpkı Auschwitz’teki gibi ayrı “bölüme” taşınan onlarca İsrailli rehine… “Ya buradan hep beraber gideceğiz ya da hep beraber burada kalacağız” diyerek rehineleri bırakmayan Air France pilotu. Dönemin haber bültenlerinde, TV kuşaklarında, gazetelerinde olayın yansıma biçimi… Kamera tüm bu özneleri birleştiriyor ve izleyicisini olabildiğince serbest bırakıyor. Karşınızda savaşı kutsayan bir film yok. 7 Days in Entebbe özellikle final bölümüyle mevcut hikayeyi bugüne kadar getiriyor ve tüm yaşanmışlıkların sonucunda kendi bakış açısını çarpıcı bir şekilde ortaya çıkarıyor.

Başroldeki Daniel Brühl’ün performansına ayrıca değinmek gerekiyor diye düşünüyorum. Goodbye Lenin, The Edukators ve Rush filmleriyle kariyerini yükselten Barcelona doğumlu Alman asıllı aktör 7 Days in Entebbe’de olabildiğince soğuk kanlı bir tavırla Wilfried Böse rolünün ağırlığını başarıyla taşıyor.

Modern dans tavrı yöresel müzikle ve çarpıcı çatışma görüntülerinin ölüme uzanan sakinliğine karışıyor. Bir salon dolusu insan barışın sembolü olan sanatın tadını çıkarırken o dansı var eden dansçılardan birinin hayat arkadaşı ölümün sınırında nefes alıp veriyor. Kendince haklı bir davanın peşinde giderken masum insanları hedef almakla gerçeği kaybettiğinin farkında artık Kuhlmann. Karşıda kimse yokken konuşmayı sürdürüyor. Birine anlatması lazım çünkü. Kim olduğu ya da o kişinin gerçekten orada olup olmadığı önemli değil. Müzik yükseliyor, dans kalabalıktan tek vücuda iniyor. Bir kız olduğu yerde koşup duruyor. Yıllar geçiyor. Masumlar ölmeye, ölümle burun buruna gelmeye devam ediyor. Taraf yok. Masumların ait olduğu bir taraf yok. İşte 7 Days in Entebbe masumların bu tarafsızlığına kendince bir ışık tutuyor.

Share

Comments are closed.