“Müzikten başka kaçış noktamız olmadığı için sanırım”

Röportaj|

2004 yılından bu yana kah alternatif sahnede, kah müziğin arka bahçelerinde gezinen The Lynch içindeki zehri oluk oluk akıttığı terli ve kanlı ilk  stüdyo albümü Everything Ends ile kervanını “like sayısı” merkezinde yürüten yeni, tembel sisteme karşı eski usul kafa tutuyor. 

Keskin sözleri kirli melodilere teslim eden grup “Günün birinde herkes tarafından sevilmeye başlarsak bir şeyleri yanlış yaptığımızı anlarız.” diyecek kadar da gözü kara. Biz de yurt dışında ilgileri üzerine toplayan grupla bir araya gelerek 2b11 zamanlarını, imkansızlıklar içinde müzik yapmayı ve olgunlaşma döneminde filizlenen The Lynch günlerini konuşuyoruz. (Röportaj: Nazan Elverişli)

The Lynch’in temelleri 2004’te 2b11 adlı grupta atıldı, grup uzun süre “uygun” olan üçüncü bir kişiyi aradı ama bulamadı, diyorsunuz. Emre Şen ile nasıl tanıştınız? Gruba uygun olabileceğini hissettiren neler kattı sizce?

Ferhat Dünden – Gitar & Vokal:  Eleman bulamama sebeplerimizden biri o dönem insanların çalacak grup ararken öne sürdüğü beklentileriydi. “Bir senedir gitar çalıyorum. Bar programı yapan, para kazanan, albüm hazırlığı yapan grup arıyorum” gibi garip ifadeler vardı ilanlarında. İlan panolarından çekip çıkardığımız bazı isimler ilk provadan sonra kaçıyordu. Kimse kendi müziğini yapmak istemiyordu. İnsanlar cover parçalarla piyasada tutunmak, para kazanmak istiyordu. Emre ile zaten tanışıyorduk. O dönem kendi projeleriyle meşguldü.

Emre Şen – Bass Gitar:  Ferhat’la ikimizin ortak sevdiği çok grup vardı. Bir süre sonra 2b11 projesine katılmak, gruba yeni tonlar katmak istedim. Aynı ideali paylaşıyorduk.

Ferhat:  Nedense buna karşı çıktım o zamanlar, belki değişimden korkuyordum, bilmiyorum. Tam o sıra bizi internette keşfeden yeni çıkacak bir dergi ilk sayısında, stüdyoda kaydedilmiş görüntülü bir performansımızı CD’ye basıp dağıtacağının sözünü verdi. Erhan ile stüdyoya gidiyorduk ki yolda Emre ile karşılaştık. Emre, şarkıların bass gitar kısımlarını şöyle bir dinledikten sonra hemen hazır oldu ve kendisinden çok şey katarak hayal bile edemeyeceğimiz bir kayıt çıkardı ortaya. Dergi yayımlanamadan proje iptal oldu ama pes etme aşamasında olan yarım bir grubun tamamlanmasına ve yeni bir isimle ayağa kalkmasına da sebep oldular fark etmeden.

Erhan Atasoy – Davul: İlk defa üçüncü bir arkadaşımızla stüdyoda çok rahat karşılıklı uyum sağlamış olduk.

2b11 ile The Lynch arasında tam on dört yıl var. Bu kadar uzun bir süre içerisinde üretiminiz nasıl bir değişim süreci geçirdi? Albümü hazırlarken nelerden etkilendiniz­?

Ferhat:  2b11 dönemi ekonomik açıdan dipte olduğumuz bir dönemdi. Ne kadar saçma sapan işlerle kendi paramızı kazansak da bize yetmiyor ve bu durum daha hızlı ilerleyemememize sebep oluyordu. On kadar demo albüm kaydettik. O dönem Facebook, Instagram gibi kendimizi tanıtacak mecralar olmadığından Myspace gibi sitelere kayıtları yükleyerek insanlardan geri bildirim bekliyorduk. 2b11’de şarkılar tamamen bir kişi tarafından loop cihazlarıyla icra edilebilecek düzeyde basitlikteydi. Çoğu şarkı sadece gitar ve bateri içeriyordu. Nihayet The Lynch olup basçıya kavuşunca beste yapma ve bu şarkıları canlı çalma konusunda çok rahatladığımızı söyleyebilirim. Provalarımızı hep kaydederdik. Bunları dinleyerek eksikliklerimizi tamamlıyor ya da tamamlamaya çalışıyorduk. Robonima Records’tan albüm yayımlamak için desteği arkamıza alınca en sevdiğimiz yol olan canlı kayıt aklımıza geldi. Miks ve mastering aşamasında da en çok Martin Hannett’in deneyselliğinden etkilendim. Joy Division gibi kısıtlı imkanlarla müzik yapan grupları da örnek aldık.

İki grup arasında nasıl farklılıklar var sizce? Yola yeni bir grup olarak devam etme ihtiyacını neden hissettiniz?

Erhan: 2b11 bizim çocukluğumuzda başlayıp gençlik dönemimiz olarak devam etmişti. Bir yerden sonra insanın fikirleri nasıl değişiyorsa biz de bir değişime ihtiyaç duyduk. Olgunluk dönemimiz diyebileceğimiz bu tarzın yeni bir isimde toplanmasını istedik. 2b11 bizim için çok iyi bir tecrübe oldu.

Ferhat: Bence müzik türü ve amaç olarak pek bir fark yok. En büyük fark artık hayal ettiğimiz ekipmanları kullanabiliyor olmamız galiba. Beste yapım ve kayıt teknolojileri konusunda zamanın verdiği bir tecrübe de var tabii.

Emre: Ferhat’ın bana anlattığı hayalindeki soundu bass gitar ile sonunda yakalamamızla bir devir bitip yenisi başladı. Zamanla kavuştuğumuz ekipmanlar da buna yardımcı oldu.

Müzik piyasası dijitalle yakınlaşırken eski usul, hücum kanal yöntemini kullanmayı neden seçtiniz peki?

Emre: Kanal kaydın verdiği rahatlık ve olanaklar insanın çalım stilini, performansını değiştiriyor. Biz konserlerimizin de aynı kalitede olmasını hedeflediğimizden hep beraber canlı kaydetme yoluna girdik.

Ferhat: Bunun sebeplerinden en önemlisi Emre’nin de bahsettiği gibi albümdeki insan faktörünü korumak istememizdi. Olduğumuz gibi ne varsa içimizi döküp kayıt altına almak istedik. Ruha hitap etmeyi amaçlayan bir müzik yaptığımızdan parçalarımızın çoğu o anki ruh halimizle fazlasıyla besleniyordu. Günümüzde yapılanlar gibi bir albüm yapsak ve teknolojinin nimetlerinden yararlanarak “kes-yapıştır” yöntemiyle bu işi tamamlasaydık o ruhu öldürecektik. Diğer sebep de basit: Paramız yoktu. Olsaydı da hücum kaydı seçerdik diye düşünüyorum.

Erhan: Bu işin en sevdiğim yanlarından biri kayıtlardaki hataların dinlerken güzelleşmesi. Biz nasıl keyif alıyorsak dışarıdan da öyle görünmesini istedik. Albümü güzel kılan da bu.

İşler eski usulden ne zaman çıkar sizce?

Ferhat: Son dönem Türk gruplarını takip ediyor ve seviyoruz. Kayıt kaliteleri, albümleri artık dünya seviyesinde ve temiz. Bir dinleyici kitlemiz olursa ileride ve “artık cızırtı duymaktan bıktık, daha temiz kayıtlar istiyoruz” derlerse yeni yollar aramaya başlayabiliriz.

Erhan: Umarım çıkmaz. Projeler farklılaştıkça belki. Onu zaman gösterir.

Open in Spotify

Maddi yetersizliklere rağmen üretiminize neden devam ettiniz? Ekonomi yerin dibine batmışken tam da bu dönemde sizi bir albüm hazırlamaya iten şey neydi?

Ferhat: Müzikten başka kaçış noktamız olmadığı için sanırım. Para kazanma manasında söylemiyorum bunu. Böyle bir beklentimiz hiçbir zaman olmadı. Asıl mesele içimizdeki zehri boşaltabilecek bir yolumuzun olması. Kimse dinlemeyecek bile olsa bu albüm çıkacaktı. Tony Wilson’ın dediği gibi: “Ne yapıyorsan önce kendin için yap.”

Emre:  Ferhat’ın hep dediği gibi bu bir kaçış. Onun dışında eğer müziği bıraksaydım yaşayamaz hale gelirdim. Ben enstrümanlarıma bağımlıyım aynı zamanda. Onlardan uzak kalırsam vücudum tepki vermeye başlıyor.

Erhan: Bu işi yapsak da yapmasak da maddi sıkıntılar içerisinde olacağız. Bundan kaçışımız yok bu ülkede.

Önemli müzik yazarlarının gruba olan ilgisi bir hayli fazla. Bu desteğin müziğinize herhangi bir faydası dokundu mu peki?

Erhan: Bizim için büyük moral ve motivasyon oldu. Umarım daha iyisini de yapabiliriz.

Ferhat: Doğru yolda olduğumuzu hissettirdi. Yıllardır takip ettiğimiz isimlerin radyoda adımızı anons etmesi bile bizim için bir zaferdir. Albüm için yazılanlar da çok hoşumuza gitti, daha bir şevkle işe sarılıp ikinci albümü planlamaya başladık bile.

“Türk dinleyicisi acımasız ve piyasada kim övülüyorsa ona yöneliyor” demiştin Ferhat bir sohbetimizde. Dinleyiciyi yetersiz ve yönlendirilmeye muhtaç mı buluyorsun peki?

Ferhat: Ben de bir müzik dinleyicisi olarak cevap vermek istiyorum. Keşfetmek, depolarda tozlu raflarda plak aramak, arkadaşının dinlediği kasedi alıp evde kopyalamak çocukluğumda kalan şeyler. Eskiden insanlar yeni müziğe aç bir şekilde ne bulursa saldırıyordu. Kulaktan kulağa yayılan grupları dinliyor, yenilerini bulmak için çabalıyordu. O yoklukta eleştiriler çok yapıcıydı. Şimdi tüm gruplar sosyal medyada elimizin altında, yenilerini keşfetmemiz için Spotify’da bir tuşa basmamız yeterli. Türk dinleyicisi gibi dünyadaki tüm müzik dinleyicileri de tamamen doymuş durumda. Bu yüzden eleştirilerine güvendiği sayfaları takip ederek onlar ne diyorsa ona yöneliyorlar. O sayfalar bizim için düşünüp bizim için keşfediyorlar. Büyük bir kolaylık bu. Bu hazır keşiflerin ortasında doğdu bir nesil. Dinleyici yetersiz değil, bu imkanların sunduğu kolaylıkla bazı hisleri ve hırsları körelmiş durumda. Bir grup gencin büyülenmişcesine müzik seti etrafına toplanıp bir albümü baştan sona dinlediği o devir maalesef sona erdi. Acımasızlık yönü de “piyasada bu kadar grup varken bir sen eksiksin” düşüncesiyle yeni gruplara kolayca derinliği olmayan eleştiriler yapabilmeleri. Sırf yenilere de değil, özellikle internette en baba gruplara bile yorum olarak yazılanları okursanız artık gözü doymuş “King Crimson da grup mu be!” diyen yeni bir neslin gümbür gümbür geldiğini anlarsınız. Sosyal medyanın insanlara verdiği anonim özgürlük duygusu korkutucu sonuçları olan bir şey. İki “like” almak için yapılanlar, yazılanlar ve çizilenler beni aşıyor. Bu yüzden günün birinde herkes tarafından sevilmeye başlarsak bir şeyleri yanlış yaptığımızı anlarım.

İngiltere’de 6Towns Radio’da canlı yayımlanan Simon Edwards’ın sunduğu programda nasıl yer aldınız?  Başka dönüşler de oldu mu programdan sonra?

Ferhat: Albüm çıktıktan sonra ülkedeki müzikal hareketliliği takip eden yabancılardan iyi şeyler duymaya başladık. Simon da albümü beğenmiş. İngiltere’de canlı, tekrarları San Fransisco ve Canada civarlarında yayımlanan programında çalmış. Yayımlandıktan sonra haberimiz olsa da tekrarını dinlerken mutlu olduk. Özellikle  anonsta “Bu grup Türkiye’den” deyip bizi ayırmadığı için mutlu oldum ben. Müziğin milliyeti olmaz, ayrımcılığa gerek yok. Programdan sonra Brezilya’dan post-punk ve türevi gruplardan haberler paylaşan bir sayfadan röportaj teklifi geldi, değerlendirdik. Yayımlanmasını bekliyoruz, bakalım.

Albümün buram buram İngiltere kokması dinleyiciyle aranızda mesafe yaratır mı sizce­? 

Emre:  Pek sanmıyorum. Türkiye’de bu tarz grupları dinleyenler, bazı ortak benzerlikleri görüp benimseyeceklerdir. Onun dışında, bu tip türlere yabancı olan kişilerden aldığım yorumlar da çok olumluydu. Bu türü ilk kez deneyimlemelerine rağmen çok sevmişler.

Ferhat: Gerçeklikten uzaklaşmamızı sağlayan bazı hikayeler “kaçış edebiyatı” olarak adlandırılıyorsa müzikte de bir kaçış var. Müziği yaparken de, dinlerken de ülkeden ve gidişattan sıkıldığında insan kolayca uzaklaşmanın yollarını arıyor. Müzik, edebiyat ve sinema bu kaçışın ucuz alternatifleri.  Albüm bu yüzden biraz da o dönemi yaşayanlara hitap ediyor, nostalji duygusunu kabartıyor. Soundu ile kasetlerin, makara bantların, plakların tozlu raflarda kazandığı doğal distortion vurgusunu yeniden yaşatıyor. Sırf ülkeden değil zamandan da uzaklaşmanızı sağlıyor. Bu yabancı hissiyatı istemeden fazlaca yansıtmış olabiliriz. Amaç birileri gibi olmak değildi.

Erhan: Genel olarak dinleyiciye pek yabancı geleceğini sanmıyorum. Tabii her dinleyiciye hitap eden bir müziğimiz yok bunun da farkındayım.

Sohbeti bitirirken gelecek planlarınızı ve en yakın konser tarihlerinizi de öğrenelim…

Ferhat: 2019 yılında biraz daha zaman ve para bakımından toparlandığımızda konserler olacak. Bu sefer gelen festival tekliflerini de değerlendireceğiz. Albüm hazırlık aşamasında bazılarını üzülerek geri çevirmek zorunda kalmıştık. Albümü plak, makara bant, kaset ve CD olarak yayımlama planımız var. Farklı soundlar aradığımız bir ikinci albüm de planlarımız arasında.

Emre: 2019 itibari ile Phobos the Greenhorn isimli solo projeme başlamayı düşünüyorum. Akustik ve geleneksel antik enstrümanları içinde barındıran bir albüm planım var.

Share

Comments are closed.