Ölüp Gitmiş Olacağım

Göz|

Coen Kardeşler’in imzasını taşıyan 2013 yapımı Inside Llewyn Davis, sahne ışıklarının dışında kalan kaybedenlerin o büyük ve çaresiz başarı arayışlarından birine odaklanıyor. İzleyicisini 1960’ların ilk yıllarına götüren bu filmin merkezinde folk ruhuna sımsıkı tutunan karanlık, güçlü ve kurmaca olmasına rağmen gün gibi gerçek bir hikâye var.

As beni / Ölüp gitmiş olacağım / Asılmaktan yana korkum yok /Ama o mezarda sonsuz uykuya yatmak Ah zavallı çocuk.” Oyuncu kadrosunda Oscar Isaac, Carey Mulligan, John Goodman, Justin Tiberlake ve Garrett Hedlund’ın yer aldığı film, Fare the Well isimli bu meşhur folk şarkısıyla başlıyor. Bu, Coen’lerin filmin geneline dair verdikleri bir işaret. Çünkü Inside Llewyn Davis folk’un izini asla bırakmayan ve klasik bir dönem filminin ötesine geçerek ’60’lara ve o dönemin müziğine sımsıkı sarılan bir yapım.

Oscar Isaac’in hayat verdiği filmin esas adamı Llewyn Davis bol dumanlı ve basık The Goslight Cafe’nin mütevazi sahnesinde yukarıdaki cümlelerden oluşan şarkıyı söylüyor. Manhattan’ın ara sokaklarından biri burası. Gitarıyla, bakımsız saçları ve yorgunluğuyla şarkıyı tamamen yaşıyor Davis. Kameranın yakın plana taşıdığı dinleyiciler, genç Bob Dylan dahil, Davis’in şarkı içinde yaşadığını hissediyorlar. Film ilerledikçe açığa çıkan vurgu aslında tam olarak bu: Llewyn Davis sadece şarkı söylerken yaşadığını hissediyor.

Kaybetmek, gerçek anlamda kaybettiğini bilecek kadar yani bir doz bile olsa başarıyı hisseden insanları üzer. Davis onlardan biri. Zira çok yakın geçmişte iki kişilik grubuyla başarıya ulaşmış, ama arkasını getirememiş. Bu başarının hızlıca kaybolmuş olması ve Davis’in diğer grup arkadaşının intihar etmesi işleri kahramanımız için tersine çevirmiş. Sadece bir haftalık yaşamını izlediğimiz film boyunca Davis bu şanssızlığını kırmaya çalışıyor.

Davis aslında çok büyük hayallerin peşinde değil. Sinirli eski sevgilisi, sürekli kaybolan kedileriyle kader ortaklığı yaptığı akademisyen dostları, uyumak için sığındığı yabancı evler ve kanepeler tarafından kuşatılan hayatını sadece folk söyleyerek düzlüğe çekmek istiyor. Aç karnına sığındığı evler, katlanmak zorunda olduğu buz gibi yüzler, ailesi dahil neredeyse her gittiği yerde maruz kaldığı “burada yerin yok artık anla bunu” bakışları… Davis’in dünyası işte bu kadar. Değiştirmek istediği hayat işte bu.

Bunun için ta Chicago’ya kadar, üstelik daha önce hiç tanımadığı ve kendisini açıkça yargılayan insanlarla birlikte yolculuğa çıkıyor. Oraya vardığında ise tüm bu yolcuğun koca bir saçmalık olduğunu fark etmesi zor olmuyor. Müzik yaşamını sonuna kadar inandığı folk çizgisinde sürdürmek istese de nadiren stüdyoya davet edildiği zamanlarda diğer isimsiz müzisyenlerle birlikte eğlencelik şarkılar kaydetmenin ötesine geçemiyor.

Davis’in kibrini, etrafındakilere karşı kendisini üstün görmesini ve “hey! ben bundan çok daha fazlasıyım” diye haykırmamak için çenesini zor tutmasını da anlayışla karşılıyoruz onu izlerken. Filmin en başında ve en sonunda tekrarlanan sahnede yediği yumruğu sonuna kadar hak ettiğini biliyoruz, aç kalmasının biraz da onun kabahati olduğunun da farkındayız, ama Davis’in talihsizliğine tanık oldukça onun davranışlarının normal olabileceğini düşünüyoruz. Coen’ler filmdeki baş kahramanlarını gülünç, karanlık ve hepsinden daha çok çaresizliğin dibine götürüyorlar. Filmin aynı yerde buluşan ilk ve son sahnesi de tanık olduklarımıza üzülmek ve empati kurmaktan çok o kahramanın çırpınışına absürt bir gülümseme yapıştırmamıza yol açıyor.

Inside Llewyn Davis gerçeklikten bilerek uzaklaşarak kurduğu alternatif dünyada aslında çok daha gerçek bir yerde konum bulan güçlü bir film. ‘60’lar folk müziği Bob Dylan’ı çıkardı ve ona başarma imkanı verdi. Ama yine aynı ’60’ların bir türlü kazanmasına izin vermediği müzisyenler de oldu. Tıpkı Llewyn Davis gibi. Chicago yolunda mola verdikleri yerin tuvaletinde duvara yazılı bir soru Davis’in aklından milyonlarca kez geçiyor ama cevabı asla bulamıyor: “Ne yapıyorsun?

Comments are closed.