“Saklanıyor ama hep orada olduğunu biliyorsun”

Röportaj|

Murat Kılıkçıer’in ya da sahne adıyla In Hoodies’in A Lunar Manoeuvre adlı çıkış uzunçaları bundan birkaç ay önce yayımlandı. Bursa, Londra, İstanbul gibi kentlerin içinden geçen ve en çok da güçlü sounduyla yılın en iyileri arasında konum bulan bir albüm A Lunar Manoeuvre. In Hoodies ile yılı kapatmak üzereyken buluştuk ve onun hikayesine odaklandık.

Sondan başlayalım: 2016 senin için nasıldı? Geriye dönüp bakınca kendi açından bu yılı nasıl görüyorsun?

Çoğu insan gibi benim için de çok karanlık anları olan, geri gelmeyecek kayıplarla dolu bir yıldı. Hem dünyada, hem yaşadığım yerde olan korkunç şeylerle sarsılırken bir yandan albüm kaydı ve müziği insanlara ulaştırma çabasıyla geçti genel olarak. Kayıtlar için İngiltere’deyken Bowie’nin ölüm haberiyle o gece Ritzy sinemasının önünde binlerce insanla birlikte Bowie şarkıları söyleyerek başladı yıl ve aynı şekilde beklenmedik ayrılık, ölüm haberleri, hayal kırıklıkları, korku, endişe, pişmanlıklar içinde umut bulmaya, iyi şeyler yapmaya çalışarak geçti.

Müzikle ilişkin nasıl başlıyor?

Ortaokul yıllarında The Beatles, Queen gibi grupları dinlemekle sanırım. Lisede Roll Dergisi, okulda, yolda yürürken ve odada yalnız, discman kulaklıklarıyla kurulan bağlarla. Gece oturup eski MTV ve VH1’da Oasis, The Verve, Nirvana, Radiohead kliplerinin yayınlanmasını beklemek, odaya asılı posterlere bakıp hayal kurmak gibi şeylerle. 

In Hoodies’le ilgili neredeyse tüm haberler “Bursa ve Londra” etrafında dönüyor. “Bursa’da yaşayan bir müzisyen birkaç yıl içinde sesini Londra’ya kadar ulaştırdı.” Bu sanki iki ayrı dünyanın birleşimi gibi lanse ediliyor. Sence de öyle mi? Yaptığın şey sence bu denli imkânsız mıydı?   

Hayır, tabii ki değil. İki bambaşka dünya olarak görülebilir belki ama kişiler arasında müzikle kurulan bağ, yer konusunu önemsiz hale getirebiliyor bazen. Dünyanın her yerinde bir sürü müzisyen ve grup çok değerli şeyler üretiyor, paylaşmaya çalışıyor. Benimki küçük bir örnek. Müziği iletme kısmı imkansız değil tabii ki ama gerçekten zor. Yaptığınız her neyse ona inanmanızı zorlaştıran şeylerle çevriliyiz. Her şey skorla ilgili hale geliyor ve sanatla ilgili alanlar da gitgide daha fazla tüketici-ürün gibi denklemlerde düşünülüyor. Daha iyi şarkılar yapmak, denenmemiş şeyleri aramak, yeni sesler ortaya çıkarmak ve iletmek için uğraşmaktansa, erişim üzerinden hareket ediliyor. Odada tek başına radyoda ilk defa duyduğumuz bir şarkıyla kurduğumuz iletişim düzeyi, sabaha kadar o şarkıyı dinlemek… Bir şarkı kulağınızdayken aşık olmak, bir yerin sesi haline gelen melodiler… Bu ve benzeri ruhsal temasları yaratabilecek üretimler, kocaman ve değişken, ruhumuzun ritminden çok daha hızlı akan, scroll ederek geçen hayatlarımızda, REW. / başa sarma düğmesinin olmadığı bir zamanda gitgide zorlaşıyor. Belki de oluşan bu boşluğun yarattığı “phantom limb” hissi sebebiyle çoğumuz daha gençken dinlediği müziklere, daha önce bağ kurduğumuz gruplara dönüyoruz.

Hızlı bir tüketim hali söz konusu. Bu müzikte de böyle. 

Evet. Ufacık fikirleri, en büyük yaratımların gözle görülmez embriyolarına dönüşebilecekken umursamadan, neşe içinde yutan insan üretimi bir vakum var sanki. Çok hevesiniz kırılıyor ve devam etmekte zorlanıyorsunuz. Bu yapı, yani aslında sistem diyerek dışsallaştırdığımız ama her birimizin atalet ve telaşla inşa ettiğimiz bu çukur enerjini iştahla emiyor. Ruhunuzu kemiriyor, inancınızı çekip koparıyor. Müziğin kendisinden ve beslendiğin şeylerden uzaklaşıp bir çeşit sentetik ilişki zincirine giriyorsun, etrafına bakıp korkuyorsun. Otomatikleştikçe doğal olduğunu sandığımız bu saçma sosyal kliniğin içinde olmanın yarattığı tahribat ve senden aldığı şeyler. Kimsenin ölçemeyeceği, göremeyeceği kıvılcımların acımasız bir tembellik ve ilgisizlikle söndürüldüğünü hissetmek ve tanık olmak çok ağır. Belki binlerce kişiyi ısıtabilecek bir ateşe dönüşebilecek kıvılcımların. Buna rağmen her gün bu şeyleri tekrar aşıp, üretmeye ve paylaşmaya devam edebilmeye çalışıyorsunuz.

In Hoodies’in kırılma noktaları nelerdi? Evet, Chris Potter’a şarkılarını ulaştırmak tüm hikâyeyi özetliyor, ama bunun dışındaki adımlarını da merak ediyorum.

Kayıtlar sonrasında ilk single’ın klibini çeken ve kapak illüstrasyonunu yapan Ethem Onur Bilgiç ve Sadi Güran’la iletişime geçmek, onların desteği ve bu müziğe destek olacak başka insanlarla tanıştırması çok belirleyici oldu. Yine olumsuz dönüşlerden veya bekletilmelerden sonra Müzik Hayvanı ve Eray Düzgünsoy’un şarkılara ilgi göstermesi, müziğin istediğimiz şekilde paylaşılması konusundaki yaklaşımı ve şu an birlikte konser verdiğimiz arkadaşlarımla bir araya gelmem muhtemelen en büyük kırılma noktaları. Aynı şekilde zorlandığım anlarda yanımda olan birkaç kişinin verdiği destek de devam edebilmemi sağladı.

Çıkış albümün A Lunar Manoeuvre’da Brit Ödüllü ünlü prodüktör Chris Potter ile çalıştın. Böyle büyük bir isimle birlikte yol almak bakış açında neleri değiştirdi? 

Tabii ki müthiş bir tecrübe. Çok değerli, eşsiz anlar. Chris’le çalışmak, onun müziğe, üretim sürecine ve bana yaklaşımı çok şeyi etkiledi. İşine karşı ciddiyeti, nezaketi, neşesi, çalışma disiplini, inandığı şeye tümüyle kendini adayışına tanık olmak kendime ve müziğe güvenmeme yardım etti. Şarkıları sevmesi, kayıtlar için bir araya getirdiği ekip ve kurulan doğal iletişim albüme oldukça yansıdı sanıyorum. 

Chris Potter ve Londra sana dair yazıların merkezinde yer aldı hep. Burada da başlangıcı öyle yaptık örneğin. Biraz geri planda kaldığını hissediyor musun? “Yahu bir dakika! Tamam, prodüksiyon Potter tarafından Londra’da yapıldı ama bunların her birini ben yazdım” gibi bir iç ses duydun mu ara sıra? 

Evet, bazen böyle hissediyorum. Sizin gibi birkaç kişinin böyle görmesi çok değerli. Pek çok insan prodüksiyondan bahsediyor. Sanırım çok sorun değil, herhalde bir hikayeye ihtiyaç var ve ilk bakışta görülen şey bu. Kayıtta Chris ve diğer tüm müzisyenlerin katkısı çok büyük. Onlar olmasaydı aynı olmazdı.

Klişe gelecek biliyorum ama bu soruyu silemedim bir türlü: A Lunar Manouevre ismi nereden geliyor? 

Stüdyoda Healing şarkısını kaydediyorduk. Tüm düzenleme ve sözler hazırdı. Vokal kaydına başladığımızda dörtlüklere gelmeden önceki enstrumantal girişte ritimle beraber bir şeyler mırıldanıyordum. “Straight from the medulla” diye başlayan bölüm ve “a lunar manoeuvre” ifadeleri o anda çıktı. Ay ve ayla ilişkilendirilebilecek imge ve hareketlerin farklı şarkılarda geçtiğini ben de albüme isim koyma aşamasındayken fark ettim. Değişim, devinim, dönüşüm içinde yıpranan, gözümüzü diktiğimiz uzak ev, gezegenimizin ve içindeki her canlının tuhaf yol arkadaşı. Saklanması ama bildiğin gibi hep orada olması. Ayın evreleri gibi olan duygu değişimleri, tıpkı ay gibi kendi dışımızdaki şeylere etki edişimiz ve bizden büyük şeylerden etkilenmemiz. Her noktadan görünüşünün ve algılanışının farklı olması. Milyarlarca yıl önce bir parçası olduğu, koparak yörüngesi haline geldiği gezegende olanlara sessiz tanıklığı. Savunmasızlığı, atmosfersizliği, zayıf manyetik alanı, dünyadan farklı yaralanan ve iyileşmeyen yüzeyi. Onu şekillendiren gök taşı ve kuyruklu yıldız izleri, anılar… Dolayısıyla belirli bir tema üzerinden tasarlanan bir albüme verilen bir başlık değil, albümdeki duyguları ifade ettiğini düşündüğüm bir isim aslında.

Bu albümün oluşum süreci nasıl ilerledi? Tam olarak ne kadarlık bir süreyi kapsıyor?  

Albüm içi kaydedilen, CD’deki hidden track ve plak versiyonunda yer alacak şarkı dahil toplam on iki parça var. Bunlar farklı sebeplerle, uzun aralıklarla ve farklı zamanlarda, on beş günlük üç ayrı kayıt ve mix session’ında kaydedildi. Bu iki seneye yakın bir zamana yayılıyor. Londra’daki kayıtlar, benim evde yaptığım demolar üzerinden gitar, davul, bas ve yaylıların canlı çalınması ve vokal kayıtlarıyla geçti. Pek çok şarkıda demo kayıtlarındaki gitarlar, geri vokaller, keyboardlar ve perküsyonların neredeyse tamamı aynı şekilde kalarak kullanıldı. 

Albüm kadrosunda kimler var? Konserlerinde sana farklı bir ekip eşlik ediyor değil mi? 

Albümdeki kişilerle konserdeki ekip tamamen farklı, evet. Tam ekiple çıktığımız konserlerde elektrik gitarda Todd Gibson, bas gitarda Feryin Kaya, çelloda Gülşah Erol, synth’lerde Çağrı Sertel ve davulda Murat Yakupoğlu ile beraberiz. Onlarla birlikte olduğum için şanslı hissediyorum. Hepsi sadece müzik için bir araya gelen, müzikal yetkinlik anlamında benden çok daha yetenekli kişiler ve bana çok destek oluyorlar. Şarkılara inanılmaz şeyler katıyorlar. Albümde ise farklı session’larda farklı müzisyenler yer aldı. Davul kayıtları Ali Berk Aslan ve Steve Sidelnyk tarafından yapıldı. Yine farklı session’larda bas gitarda Martyn Campbell ve Damon Minchella var. Solo gitarların bir kısmı Si Connelly tarafından çalındı. Yaylı düzenlemeleri de Tim Wills tarafından yapıldı.

Şarkıların için britpop yorumları yapılıyor, ama o tavırdan daha olgun A Lunar Manoeuvre. Ne Oasis kadar gürültücü, ne de Blur kadar dağınık. Yer yer folk’a da, akustik rock’a da, garage rock’a da gidiyorsun. Bütünlüğü koruyarak üstelik. En başta albümün tavrı konusunda neler düşündün? 

Çok teşekkür ederim. Kayıtlar öncesinde ve o süreçte yazdığım çok şarkı vardı. Bunlar arasından aynı albüme oturabilecek, hem farklı alanlara yaklaşabilecek, hem de albüm olarak bütünlük içinde yer alabilecek şarkıları seçmeye çalıştık. Belirli bir tür ya da tarz gibi şeyler pek düşünmedim. Aslında sound anlamındaki tavrı şarkıların çağırdığı sesler, tonlar ve şarkılara doğallıkla eklenebilen katmanlar ortaya çıkarıyor sanıyorum. 

In Hoodies’i bir şarkıya götüren çıkış noktaları neler? Chris Martin “Hayatın her anı hakkında şarkı yazabilirim. O buna değer” demişti. Sen ne dersin? 

Evet, çok doğru. Her an, bulunulan her eşsiz yer, duydukların, gördüklerin, hissettiklerin, maruz kaldıkların ve çözemediğin her şey şarkılara aktarılıyor. Hem zorunlu ve yaşamsal, hem de iyileştirici bir dışavurum çoğu zaman konuşmaktan çok daha doğal gelişen bir iletişim benim için. Her şarkı belirli bir formülü olmayan ve bana da her seferinde farklı şeyler hissettiren şeylerle başlıyor. Çok kontrol etmemeye çalıştığım bir süreçle gelişiyor aslında.

Şarkılarından tek tek söz etmek gerekirse nasıl anlatırsın onları? 

Örneğin Alpha Love tanımadığım birine karşı tarif edemediğim bir aidiyet ve arzu ifadesiyle başladı ama melodi ilerledikçe İncil alıntılarına vardı şarkı. Be All You Feel’da kim olduğunu kabullenmeyen bir çevreye duyduğum öfke, ne olursa olsun ruhundakileri yaşama isteği, Second Coming’de bütün göstergeler ve istatistikler başarısız olunacağını gösterse de bir araya gelebilme ümidi tetikledi şarkıları. Rules of Adulthood, şarkının başındaki davul ritmini masaya vururken başladı. Her gün biraz daha ruhumuzdan eksilen çocukluğu düşünüp hayali bir Ark inşa ederek gidilecek başka bir yaşam hayaline doğru evrildi.

Şarkı yazımını tarif etmek zor değil mi? 

Genel olarak müzikte ve şarkılarda tanımlanması imkansız duygular, herkesin farklı algılayabildiği, şarkı yazarının da uzağında yönler var. Sanat eseri ile iletişime geçen insan arasındaki duygu aktarımına dayalı özsel bağ, bir değiş tokuş değil. Burada bir anlama da söz konusu değil. Sadece hissetmeye, hissedilene dayalı bir algı. Coşku, hüzün, umut hissettirebilen renkler ve seslerin hiçbir şekilde tam olarak açıklanabileceğini sanmıyorum. Şarkıların ortaya çıktığı anları ben de analiz edemiyorum ve uzak kalmaya çalışıyorum. Sadece yaşıyorsun, görüyor, duyuyor, hissediyor ve aktarmaya çalışıyorsun. Sonra ifade ettikleri ve edebilecekleri sınırsız ve büyüleyici bir şekilde öngörülmez.

Lansman konserinden sonra canlı performansların devam etti. Yakında gerçekleşecek konserlerin var mı? 

En yakın 25 Ocak’ta çok sevdiğim Pitohui ile beraber Zorlu PSM’de bir konser olacak. Yine tam tarih netleşmese de Ocak sonunda Byzantion Fest.’de yer alacağız. 

2016’dan başladık, yine oradan bitirelim: Senin için yılın en iyi albümleri hangileriydi?

Çok fazla harika albüm çıktı bu sene. Radiohead – A Moon Shaped Pool, Nick Cave and The Bad Seeds – Skeleton Tree, David Bowie – Blackstar ve Bon Iver – 22, A Million en çok dinlediğim ve benim için en değerli albümler. Burada hayat bulan RSPC (roadside.picnic) – Le Cafard, Glasxs – Planet Reverse, Selim Saraçoğlu – Başka Bir Vaha, Pitohui – Enspektör, İskeletor – Lurker, Mrs. ELO, Z-Axis ve Al’York kayıtları ilk aklıma gelenler.

Share

Comments are closed.