“Tıpkı yanlış renk olmaması gibi şarkılarda da yanlış yoktur”

Röportaj|

Kırılgan ya da yırtıcı. In Hoodies elini attığı hemen hemen her şarkıda insanı içine çeken bir girdap gibi karşı konulamaz bir çekim kuvveti yaratıyor. Onun müziği farklı düşünce ve yaşam biçimlerine toleranssız, yaratmaktan çok yıkıcı bir toplumda mukayese edilemeyecek bir duruş sergilerken çok tartışılan kapüşonu ise sanıldığının aksine bir reklam aracı ve amacı olmadan öfkesini, gözyaşını, sıkılan dişlerini ve yaralarını saklayan ruhtan bir zırha dönüşüyor.

Biz de yeni yayımlanan şarkısı Remains’i bahane ederek 24 Ağustos cumartesi gerçekleşecek BacktotheSound Music Festival’da sahnede izleyeceğimiz Murat Kılıkçıer ile bir araya geliyor ve ilk albümünden bugüne uzanan, eleştirilere çarpıcı cevapların verildiği bir sohbet gerçekleştiriyoruz.

İlk albümün A Lunar Manoeuvre bir hayli yankı uyandırmıştı zamanında. Bu başarının ne kadarı ünlü prodüktör Chris Potter’a aitti? Senin farkın hangi noktalarda çıktı ortaya?

Başarı olarak değerlendirdiğiniz için teşekkür ederim. Benim için de özeldi ilk albüm. BacktotheSound’un yılın albümü seçmesi de çok değerliydi.

— — —
Zirvede In Hoodies imzalı debut uzunçalar A Lunar Manoeuvre’ın yer aldığı 2016’nın En İyi 25 Albümü listemize göz atmak için tıklayın.
— — —

Chris’in şarkılara çok büyük katkısı oldu ama bence esas önemli olan gönderdiğim demoları dinlemesi, ilgi göstermesi ve destek olmasıydı. Daha önce müziği paylaşmaya çalıştığım yerlerden yanıt alamadığım için, belki de Chris’ten cevap gelmeseydi şarkı kaydedip paylaşacak cesareti hiç bulamayacaktım. Dolayısıyla ortada bir albüm olmayacaktı. “Benim farkım şuydu” gibi bir şey söyleyemem. Pek çok değerli müzisyenin ortak çabası ile ortaya çıktı albüm. Albümdeki bileşenlerden biri bile farklı olsaydı duyduğumuz haliyle olmazdı albüm. Chris’in albümdeki diğer müzisyenleri bir araya getirmesi de bu noktada çok etkiliydi. Aynı şekilde Chris’in vokali duyurmak istediği gibi kaydetmesi, şarkıya en iyi şekilde hizmet edebilecek performansı yakalamaya çalışması, kayıt tekniğinden çok vokalin iletiliş biçimi konusunda her şarkı için beni sürekli yönlendirmesi ve her şarkıda farklı konumlayabilmesi, miksleyebilmesi, genel olarak prodüksiyon konusundaki yetkinliği bence albüm için belirleyiciydi.

Aynı albümü burada kaydetseydin kariyerinde bir farklılık olur muydu peki?

Sanıyorum sizin ilk soruda Chris Potter konusunu sormanız aslında bunu işaret ediyor tam da. Muhtemelen fark olurdu ama bunu tam olarak bilebilmek mümkün değil çünkü albümden önce İstanbul’da müzikle ilgili alan ve kişileri tanımıyordum. Belki tanısaydım, birileri değer verir, şarkıların kaydına ilgi ve özen gösterir, benzer bir albüm ortaya çıkardı ama prodüksiyon kalitesi albümdeki seviyede olmazdı. Ya da belki tanıyabildiğim insanlar, Chris kadar değer vermezlerdi, bilinen bir isim olmadığım için özen göstermezlerdi belki ve güzel bir sonuç alamazdık. Ancak şundan eminim: Albüme sadece Londra’da kaydedilmiş olması nedeniyle ilgi gösteren kişiler o zaman ilgi göstermezlerdi. Gerisi önemsiz. Normal şartlarda müzik dinlerken bu nerede kaydedilmiş diye düşünmezsiniz. Tanıtım anlamında bir hikâye yaratılması zorunlu hissediliyor genelde. Londra’da kayıt yapılması da çoğu zaman, albümün, şarkıların önüne geçen bir hikâye oldu. Bu hikâye birilerine umut veriyorsa, birilerine iyi geliyorsa mutlu olurum ama ortada bir hikâye yoksa ortadaki işin önemi yok gibi bazen. Gerçekten önemli olan hangi ekipmanların kullanıldığı, nerelerde kaydedildiği değil. Şarkılar var. Kaydediliyorlar ve paylaşılıyorlar. Hikâye şarkıların kendisi ve ilk sesi çıkaran insandan, kayıtta yer alan tüm müzisyenlere, kaydı yöneten, sesleri miksleyen, mastering’ini yapan kişilere kadar, hatta kayıtlara uğrayan, size eşlik eden herkesin etki ettiği, ortak bir hikâyeye dönüşüyor.

Sonuçta albümde şunu yaşadım: İlk albüm Londra’da kaydedildi ama şarkıların neredeyse tamamı Bursa, Nilüfer’de tek bir odada yazıldı. Ne fark eder? Fakat aynı şarkıları gönderip cevap alamadığım maillerden bir kısmına “Londra’da Chris Potter ile kaydedilen” metnini ekleyerek gönderdiğimizde cevap aldık. Öte yandan Circling The Cage kısaçalarının tamamı ve ikinci albümün büyük kısmı İstanbul’da kaydedildi. Bültenlerde bu bilgi yer almasına rağmen çoğu mecrada “İstanbul’da şu şu kişiler tarafından çalındı, kaydedildi” diye yazılmadı. Demek ki anlamsız da olsa bir fark oluyor. Bu, burada yapılan üretimleri değersiz, dışarıda yapılanları ise olduğundan fazla değerli görmekten kaynaklanan bir yanılgı belki de. Tabii ki müzik tarihine adını kazımış, müthiş albümler kaydeden biriyle çalışmak büyük bir deneyim. Ancak dediğim gibi burada benim için önemli olan daha önce yapılan işler değil, bizim kaydettiğimiz şarkılara Chris’in yaklaşımıydı.

Belli bir kitlenin yaptığın müziği abartılmış bulması eleştirilerine ne dersin?

Ne diyebilirim ki? Hissettiğim şeyi, ortaya çıkarabildiğim oranda paylaşmaya çalışıyorum. Birileri seviyor, birileri sevmiyor. Müzik daha çok insana ulaştıkça seven ve müzikle bağ kuran insanlar arttığı gibi sevmeyen ve eleştiren insanlar da artıyor. Burada benim için tek problem şu: Herhangi bir müzisyenin herhangi bir albümü için söylüyorum. Muhtemelen pek çok kişinin bir araya gelmesiyle çok uzun zaman verilen, ciddi bir kendini adama gerektiren, üreten kişilerin yaşamlarında ciddi etkileri olan muazzam emek bütünlerinin, on – on beş saniyede çok da düşünülmeden yapılan özensiz bir yorumla kötülenebilmesi ve güzel yorumlardan çok, kötü yorumların konuşulması. Dünyada bugüne kadar üretilmiş müziklere bakılınca abartılacak bir şey yaptığımı düşünmüyorum. Çoğu zaman kendime müzisyen demekten bile çekiniyorum. Devasa, kalabalık ve hareketli bir tablonun minicik bir parçasıyım. Muhtemelen mikroskopla bakılmadıkça fark edilmeyecek hatta stetoskop dayamadıkça işitilemeyecek kadar küçük bir parçasıyım.

Yabancı dilde yapılan müzik buralarda neden hakir görülüyor sence?

Yabancı dilde yapılan müzik diye düşünülmesi bile tuhaf geliyor ama dediğiniz doğru. İngilizce şarkı söyleyen Türkiyeli müzisyene karşı bir üvey evlat yaklaşımı var. Uzunca bir zamandır günlük konuşmalar arasında İngilizce kelime kullanmak havalı algılanırken, araya İngilizce kelimeler serpiştirerek konuşmak kişiler arasında bir çeşit zümre, neredeyse bir mertebe hissi yaratırken, hatta karşıdakinin kullanılan kelimeleri anlamaması bazı insanlara neredeyse duygusal bir haz yaşatırken diğer yanda İngilizce şarkı söyleyen Türkiyeli müzisyene uzaylı gibi bakılması tuhaf. “Neden İngilizce şarkı söylüyor? / Dışarıya mı özeniyor? / Taklit mi ediyor? / Neden ana dilinde şarkı söylemiyor? / Türkçe söylese daha güzel olmaz mı?…” Sürekli bu düşüncelerle ve sözlerle karşılaşan, Türkiye’de İngilizce sözlü müzik yapan bir azınlığın içindeyim. Kimseyi temsil ettiğimi söylemem. Yapmaya çalıştığım müziğe gönülden destek olan birkaç kişiyle beraber müzik üretmeye çalışıyorum.

Bu arada özenmek bazen o kadar da kötü değildir. ’60’lardaki beyaz İngiliz müzisyenler Birleşik Devletler’deki siyahilerin ata topraklarından getirdikleri blues tavrına özeniyorlardı. Amerika’dan gelecek gemilerle kaçırılan blues plaklarını limanlarda bekliyorlardı. Önce ilk dönem blues şarkılarının kendi versiyonlarını icra ettiler, sonra oradan aldıklarıyla kendi müziklerini ürettiler.“Neden İngilizce şarkı söylüyorsun?” sorusu geliyor hâlâ. “Türkçe söylesen daha çok tutar yaptıkların, daha çok ünlü olursun.” Bunu bilmediğimi mi sanıyor insanlar, anlamıyorum. İlk albüm yayımlanmadan önce ülkedeki büyük bir plak firması tüm şarkıları Türkçeye çevirirsek albümü rahatlıkla liste başına taşıyabileceklerini söylemişti. Benim için cevap o zaman da buydu, şimdi de aynı. Bu şarkıları böyle hissederek yaptım çünkü İngilizce şarkılar dinleyerek büyüdüm. Başka coğrafyalardan gelen İngilizce sözlü şarkılar hayatımı değiştirdi. Mırıldanabildiğim, çıkarabildiğim sesler, melodiler o dile daha uyumlu. Herhangi bir görsel üretim gibi düşünün. Dil eleştirisinin çizimdeki renkleri değiştirmenizin istenmesinden veya siz kaya yontmaya çalışırken “Suluboya ile A4’e çalışsanız olmaz mı” denmesinden bir farkı yok.

Bulunduğum coğrafya anlamında yerel, yöresel sesler ilgimi çekmiyor. Arabesk nadiren bir mizah unsuru olması dışında bir şey hissettirmiyor. Efkârdan çok blues tavrına yakınım. Bu kadar basit. Daha çok insana ulaşmak için, içimden gelerek yaptığım şeyi değiştirmek istemiyorum. Bu bir tavır. Bir karar değil ki. Aksini yapmak zorlama olur benim için. Türkçe güzel bir şarkı yapabilseydim, içimden gelseydi söylerdim, paylaşırdım da belki ama bu güne kadar olmadı. Hakir görmenin bir de aksan tarafı var. Bence aksanın hiçbir önemi yok. Fela Kuti şarkılarını bir Nijeryalı gibi söylüyor, Björk İzlandalı gibi. Ben şarkıdan şarkıya aksanı bilerek kırmaya, aksana tıpkı şarkıyı söyleyen karakterin tonu gibi yaklaşmaya çalışıyorum ama bu çok anlaşılmıyor. Yanlış söylüyor demek daha kolay. Benim için  Şarkıyı yazan nasıl icra ediyorsa onun için şarkı odur. Başka ellerde ise başka eserlere dönüşür şarkılar. Her şey bir yana ben mükemmel olanı değil hatalı olanı çok daha fazla seviyorum ve kendime yakın buluyorum.

Bir de şunu eklemek isterim. Bu İngilizce / Türkçe görüntüsü popüler kültürün belirlediği ana akım penceresinden bakılınca öyle. Yoksa örneğin Türkiye’de müthiş bir metal sahnesi var. Genç bir punk sahnesi var. Ciddi bir bölümü İngilizce sözlü. Çoğu grubun Türkiye’den daha çok yurt dışında dinleyicisi var ama ana akım onları, onlar da anı akımı umursamadıkları için bu bir “konu” değil. Benim yaptığım daha pop ve melodik, genel dinleyiciye biraz daha kolay ulaşır olduğu için biraz daha konuşulabilir durumda ama inanın konuşmaya değmez. Ben Türkçe müzik yapsam ne olur, yapmasam ne olur?

Pek çok insanın rüyası olan yurt dışına açılmak, ünlü isimlerle çalışmak ile kariyerine başladın ancak buralarda müzik yapmaya devam ettin. Bu bir tercih miydi yoksa zorunluluk muydu senin için?

Her ikisi de diyebilirim. Belki hissettiğim duygusal zorunlulukların getirdiği tercihler. Dolayısıyla bu da bir noktada, bir seçim. Ailemle, sevdiğim insanlarla kalabilmek burada kalmamın temel sebebi. Geride bırakmak istemediğim şeyleri önemsemiyor olsam, tabii ki gidebilirim. Muhtemelen yaptığım şey de daha değer görür. Buradaysam büyük oranda bunu seçtiğim için. Diğer yandan yurt dışında müzik yapmak, konser vermek, müziği Türkiye dışında bir yere iletmek için verilecek maddi ve manevi eforun belki de kat kat fazlasını, müziği burada farklı yerlere ve farklı insanlara iletmek için verdiğimi söyleyebilirim. Tabii ki şarkıları farklı ülkelerde paylaşabilmeyi çok isterim ama temel konsantrasyonum o yönde olmadı hiç.

— — —
“Tabii ki yaşadığım yerin sosyal, kültürel, ekonomik yapısının ihtiyaç duyduğumuz, hayal ettiğimiz koşullardan uzak olduğunu biliyorum. Ama yapılabilecek, yapabileceğim ve yapılması gereken çok şey olduğunu düşünüyorum. ‘Burada / Buradan hiçbir şey olmaz’ yargısından ve ‘Bu ülkede…’ diye başlayan cümlelerden hoşlanmıyorum.”
— — —

Bunu hiçbir milliyetçi düşünce ile söylemiyorum. Yurt dışında pek çok anlamda kendimi daha mutlu hissettiğimi söyleyebilirim ama kültür nedeniyle dinleyiciye burun kıvırmak acı. Psikolojik ve toplumsal sorunlara sadece coğrafi çözümler aramak anlamsız. Zaten genel olarak yurt dışında da Türkiye’den gelecek müzik beklentisi daha otantik, folklorik, oryantal sesler ve görüntüler sanırım. Benim görebildiğim kadarıyla Türkiye’den çıkacağı düşünülenin dışında bir müzik yapıyorsanız, ya sürekli orada olmalısınız ya da ciddi bir label, tanıtım firması, booking firması desteği olmalı yanınızda.

Albümlerini üretirken rap müzikten de esinlendiğini söylüyorsun. Kendi müziğinle hiç bağdaştırılmayan bu tür sözlerine, ritimlerine ve yaptığın işe nasıl yansıyor peki?

Küçüklüğümden beri hip hop, rap dinliyorum ama dinlediğim şeyler bugün burada konuşulan rap ile tarif edilebilecek müzikler değil. Müziği türlere ayırmayı çok sevmiyorum ve doğru şekilde ayırmayı çok bilmiyorum da. Benim dinlediğim ve etkilendiklerim genellikle Amerika kökenli ilk dönem rap ve güncelde left field hip-hop diyebilirim. Hip hop’un sample yaklaşımı, mevcut sesin bir bölümünü kullanmak, değiştirerek, deforme ederek kullanmak hep ilham verici oldu. Pek çok hip hop sanatçısının şarkı sözü zekâsı, ritimle kurduğu ilişki de beni etkiliyor. Dinlediğim her şey mutlaka yapmaya çalıştığım müziği etkiliyor ve besliyordur. Şimdiye kadar yaptıklarımla çok bağdaşmıyor gibi görülebilir ama (ki bence temas ettikleri çok nokta var) paylaşmasam da rap olarak nitelendirilebilecek şarkılar da yapıyorum. Tür önemli değil. Beni ve üretimlerimi manen kötü etkileyecek, tahrip edecek müziklerden olabildiğince uzak durmaya, bana iyi gelen müziklerle kalmaya çalışıyorum zaten.

Gizemli görünmek bir PR stratejisi mi yoksa sistem eleştirisi mi senin için?

Hiçbir zaman gizemli görünmek istemedim. Neden böyle algılanıyor bilmiyorum. Sosyal medyada sürekli ne yaptığımı paylaşmadığım için mi? Eğer öyleyse bu sadece öyle yaşamayı seçmediğim için. Yoksa özellikle gizleniyor değilim. In Hoodies ismi nedeniyle de böyle algılanıyor belki. İfadenin bendeki karşılığı, çocuksu bir saklanma, pikenin altına girme ihtiyacı, sosyal çevrenin, toplumun yargılayıcı gözünün tepende olmadığı kumaşa sığınma isteği. Öfkeyi ve gözyaşını örtmek. Sıkılan dişleri ve yaraları saklamak. Bunun gizemli olmakla, gizem yaratmak istemekle hiçbir ilgisi yok benim için. Bunu bir PR stratejisi olarak düşünmek için gerçekten müziği hiç dinlememiş olmak gerek. Kişinin özellikle sosyal medyada sürekli kendini, günlük yaşamını paylaşıyor, sunuyor, tanıtıyor, konuşuyor olması durumu bana uzak geliyor. İnsanın kendisini her dakika paylaşıyor olması PR niteliğinde aslında, bunu yapmıyor olmak değil. Nasıl görünmek istediğini, nasıl yaşadığının düşünülmesini istediğini, nasıl bilinmek istediğini, yanıltıcı ekranlar aracılığıyla yönetiyor olmak çoğumuzu bir çeşit ayaklı PR makinesi haline getiriyor. Böyle yaşamak istemiyorum. Kulis fotoğrafları paylaşmak nezaketsiz, “Birazdan sahneye çıkmak üzereyiz” demek samimiyetsiz geliyor. “Harika bir konser olacak. Özel  konuklar, sürprizler, daha neler neler… Herkesi bekliyoruz.” diyemiyorum.

Yaptığım işi ciddiye alsam da kendimi ve bulunduğum noktayı bu kadar ciddiye alamam. Bu belki başkaları için samimi bir iletişim, farklı bir bağ kurma yolu olabilir. Bu da doğal. Benim için değil. Herkesin normali benim için de normal ve doğal olmak zorunda değil sanırım. Zaten nasıl göründüğümle ilgili, o anlamda da kendimle barışık değilim. Küçüklüğümde de böyleydi, otuzlu yaşlarımdayım hâlâ öyle. Hâlâ Instagram’da önce “Tamam paylaşabilirim, paylaşmalıyım” diye düşünüp fotoğrafımı koyduktan sonra, geri dönüp sildiğim oluyor. Nasıl göründüğümle değerlendirilmek istememek bir yana, bazen görünmek de istemiyorum. Dinlenmek istiyorum. Ancak sosyal medya konusu “O alanlarda yoksan, hayatta yoksun” gibi bir boyuta gelmiş durumda.

— — —
“Keşke hiç görünmeyebilsem. Hiç görünmeden müzik yapabilsem. Ama olmuyor. Bunun yerine kendimle barışık olmamakla barışmaya çalışarak devam ediyorum. Ama bunu yaparken de müziği veya müziği yapanı tanıtmaya harcanan mesai ve eforun, müziğin kendisine harcanan mesainin önüne geçmesini istemiyorum.”
— — —

Hissettiklerimle dışımdaki gerçeğin sürtüştüğünü, çelişkiler yaşadığımı, mücadele ettiğimi hissedebilirsiniz. Sürekli kendimi dışarıya pazarlıyor durumda olmak istemiyorum. Hele bu, görüntümle, günlük rutinimle olsun hiç istemiyorum. Doğallıkla yapıyor olsaydım ilgi çekici olmazdı, çünkü ilginç biri değilim ve ilgi çekici bir hayatım yok. Dolayısıyla kendim olmadan, tanıtım amacıyla yapsam zorlama olurdu. Dediğim gibi ne beni dinleyen kişilerin ilgisi, beklentisi anlamında, ne de kendimle ilgili hissettiklerim anlamında bunları yapacak noktada da görmüyorum kendimi. Sistem eleştirisini gizemli görünerek yapmaktansa fikirlerle, eylemlerle yapmak isterim. Sistem hakkında fikrimi kabaca söyleyeyim. Müziği içinde yaşadığımız gezegenin genel durumundan ayırmak mümkün değil zaten. Her alanda olduğu gibi sanat – ve müzik de – bir çeşit talep yaratma, arzuyu imal edip pazarlama üzerine kurgulanıyor. Ekonomik düşüncelerle sunulan ve bir yandan da bizlerin onaylamamız, kucaklamamız ile kendi yarattığımız düzensiz düzen bu. Sistem aptalca, ahmakça. Toplumu, insanları değil, belirli kişilerin çıkarlarını besleyen yapıda. Birlikte yaşamak ve paylaşmak, dünyanın herkesin olduğu fikrinden uzak. Farklı düşünce ve yaşam biçimlerine toleranssız. Yaratmaktan çok yıkıcı. Üretmekten çok tahrip edici. Kendini tekrar eden, şeffaflıktan uzak insan üretimi bir hatalar silsilesi. Kişisel çıkara, rekabete ve yarışa, görüntüye, zaman geçirtmeye ve tükettirmeye dayalı. Yayılmacı ve yırtıcı yapısıyla erkek egemen. Sıradan ve bunaltıcı. Atıllaştırıcı. Çarpık sosyal statüler yaratıyor. İnsan hayatına, canlıların yaşam hakkına, özgürlüklere değer vermiyor. Sistem saçma sapan.

Sahnede neden bu kadar sertsin?

Her zaman öyle değilim aslında. Belki öyle olduğum konserlerde görmüşsünüzdür daha çok. Bazen çok mutlu hissettiğim, çok neşeli olduğum konserler de oluyor. Sahnede olmak, o iletişim benim için kolay değil. Müziği canlı olarak sahneden paylaşmayı hem çok seviyorum hem de bunu yaparken zorlanıyorum. Bunda çok fazla etken var. Müziği olabilecek en iyi şekilde iletmek büyük bir kaygı benim için ve teknik veya başka nedenlerle bunu sağlayamıyor olduğumda, bir anda mutsuzlaşıyorum bazen. Sahnedeyken şarkılarla, sahnedeki müzikle kalmaya çalışıyorum ama her zaman kolay olmuyor benim için. Bazen sadece öfkeyle yazdığım şarkıları söylerken öfkeleniyorum. Bazen sorunlu bir organizasyonun yıpratması, bazen ise geçirdiğim zor bir zamandan kaynaklanabiliyor öfke. Şarkıları ezberleyip, insanların zaman geçirmesi için çalıp söyleyen bir eğlence ünitesi değilim.  Dikkat dağıtmaya yönelik bir kit sunmuyorum. Dinleyenler de müşteri değil benim için. İfade etmeye çalıştığım şeyler benim için gerçek. Örneğin şarkıda soğuk, yıpranmış tüplerden bahsederken, sözlerin aklımda canlandığı zamanları, babamın kalp ameliyatını hatırlıyorum. Zorla boynu kırılan çocuk sözlerinin bende bir karşılığı var. O sırada bardan gelen bir kokteyl çalkalama sesi, umursamaz bir kahkaha veya yüksek sesli konuşmalar beni etkileyebiliyor. Etkilenmemeliyim, profesyonel olmalıyım biliyorum ama her zaman başaramıyorum. Çok sonradan fark etsem de, kimi zaman üçgen boşluklara yuvarlak şekilleri sokmaya çalışırken buluyorum kendimi. Yine de idare ediyorum sanırım.

Indie rock içinse fazla kırılgansın. Müzikte belli bir sınır ya da şartlandırma var mı sence? 

Kastettiğiniz “indie rock yapan şöyle kişilerdir” /“Şu tür kişiler böyle böyle müzikler yapar” gibi şartlandırmalar mı? Kesinlikle var, haklısınız. Endüstri her zaman kişileri belli stereotiplere, şablonlara uydurmaya ve ona göre pazarlamaya çalışıyor. Mağaza reyonları gibi, kadın giyim, erkek giyim, çocuk, ayakkabı. Etiketler, alt etiketler ve alt etiketlerin alt etiketleri. Oyuncaklar, kız çocuk oyuncakları, üç – altı yaş arası kız çocuk oyuncakları. Eğer neyin rağbet gördüğüne göre değil, kendi hissettiğinizi üretip paylaşmak istiyorsanız dayanmanız gereken çok şey var. Şartlandırmalar, sınırlar bunun bir kısmı. Müzik etrafında şekillenen sektörlerde çalışan kişilerin ciddi bir çoğunluğundan gelecek tavır da bunun bir parçası. Örneğin “bu pek satmıyor, öyle değil de böyle bir şey yapsan daha güzel olmaz mı” düşünceleri tabii ki bir sınırlandırma.  Bir genre ifadesi gibi kullanılan yerli müzik, yerli sahne, lokal sahne benzer tanımlar. Ama bunları çok içselleştirmeden devam etmek gerekiyor.

Open in Spotify

Yaptığın işler birbirinden neden farklılık gösteriyor? Remains’den bahsedelim biraz da, ondaki yenilikler neler?

Müzikal anlamda diyorsanız, farklı şeyler hissettiğimde, gördüğümde, tanık olduğumda bunların farklı ifadeleri oluyor. Tek bir koldan üretmeyi sevmiyorum. Müzikal bilgim ve yeteneğim sınırlı olsa da olabildiğince farklı biçimlerde üretmeye çalışıyorum. Başka başka müzisyenlerle bir araya gelmeye çalışıyorum. Aynı şeyleri tekrar etmek istemiyorum. Remains, albümdeki genel ses dünyasından uzak diyebilirim. Altından kalkabilirsek özel olacağını düşündüğüm bir video da şarkıya eşlik edecek.
_
Fotoğraflar: Aylin Güngor & Artemis Günebakanlı

Comments are closed.