“Üç kadeh şarabını içer ve bizlerle sohbet ederdi”

Röportaj|

New York’ta kariyerine adım atan ve debut kaydını Connect adıyla kısa süre önce yayımlayan Psychaudio artık radarımızda! Projenin kurucusu Ömercan Şakar’ı röportaj köşemizde konuk ettik.

Kuruluşunuz New York’ta gerçekleşiyor. Nasıl bir araya geldiğinizden başlayalım isterseniz.

Psychaudio projesi New York’taki en önemli canlı müzik kulüplerinden biri olan Nublu’da 2015 yılında bir araya geldi. O zamanlar yaklaşık yedi-sekiz yıldır New York şehrinde yaşadığım tecrübelerin, öğrendiklerimin, deneyimlerimin yansımasıyla harmanlanan ve özellikle 2013 yılında başlayan ülkemizdeki köklü değişikliğin de etkilediği, bunun yanında da dünyamızın yavaş yavaş içine girdiği belirsizliğin verdiği ilhamla yazdığım küçük melodilerin bir anda şarkılara dönüşmesiyle oluşan bir proje. Psychaudio şimdi hepinizin yakından tanıdığı, Türkiye’deki en yetenekli müzisyenlerden biri olan ve o dönemde New York’ta yaşayan Halil Çağlar Serin’in de desteği ile şekillendi. O zamanki adıyla Jammed Sessions olarak Nublu’da haftalık olarak  sahne almaya başladık. New York’taki hızlı yaşam tarzına kısa zamanda ayak uydurduk ve birkaç ay içerisinde değişerek ve gelişerek  şimdiki halimize ulaştık. Psychaudio beş kişiden olusuyor: Saksafonda Martin Seiler, trompette Caleb J Mcmahon, pianoda Vladan Mijatovic, bass gitarda Eva Lawitts ve davulda ben Ömercan Şakar.

İlk stüdyo çalışmanız Connect için tebrikler! Albüm hakkında neler hissediyorsunuz?

Çok teşekkürler. Bu albüm benim için çok önemli. İlk defa kendi yazdığım şarkıları ve kendi yarattığım bir projeyi birbirinden değerli müzisyenlerle birlikte paylaşarak ve geliştirerek sizlere sunmayı başarabildim. On yıllık New York deneyimlerimi ve yaşadıklarımı biraz da olsa aktarabildiğimi düşünüyorum. Albümdeki Connect şarkısı gerçek anlamda benim bu dünya ile olan bağlantımı simgeliyor diyebilirim. Kendi köklerimden gelen dokuz sekizlik ritmin, bana hissettirdiklerinin ve bana açtığı kapıların sayesinde hayallerimin peşinden koşarak sağladığım bağlantıyı anlatıyor belki de. O yüzden albümün adının Connect olmasını istedim. Bir şekilde bağlantıyı yakalayabildiğimizi umuyorum.

Şarkıların üretim süreci nasıl gerçekleşti? Kayıt nerede yapıldı?

Kabaca belli olan melodilerin şarkılara dönüşmesi yaklaşık bir buçuk yıl sürdü. Nublu’daki haftalık jam sessionslarda birçok farklı müzisyenlerin de bizlere her hafta eşlik ederek bize yeni fikirler katmasıyla gelişip son halini alan parçaları 2016 yılının Eylül ayında o zamanlar grup elemanlarından Eva Lawitts’in çalıştığı Mama Coco’s Funky Kitchen stüdyosunda Bushwick, Brooklyn’de kaydettik. Albümün kaydını stüdyonun sahibi olan prodüktör/müzisyen Oliver Ignaitus gerçekleştirdi. Master da yine Brooklyn’deki Strange Weather Studios’ta Alex De Turk tarafından yapıldı. Connect albümü Türkiye’nin en önemli saksafon sanatçılarından biri olan Engin Recepoğulları’nın bağlantısı ile yine Türkiye’deki en önemli davulculardan biri olan müzisyen Ediz Hafızoğlu’nun desteği ile Kabak & Lin Records’tan 2017 yılının Ekim ayı sonunda yayımlandı.

Albümde size dışarıdan eşlik eden müzisyenler oldu mu?

Bu albümde bize dışarıdan eşlik eden müzisyenler olmadı fakat bir sonraki albüm için şimdiden düşündüğümüz bazı isimler var. Zamanla yeni projemiz kendini bulmaya başladıkça belli olacaktır.

Müziğinizin temelinde spesifik bir janrın adım adım genişlemesi var diyebilir miyiz? Yoksa başlayan ses sizi nereye götürürse oraya mı gidiyorsunuz?

Açıkçası tarzların çok iç içe girdiği bir dönemden geçiyoruz. Eskiden yeni stillerin doğuşu ve dönemden döneme geçişler çok daha köşeli ve keskinmiş sanki. Şimdi tarzların birbiri ile iç içe girdiği, akustik ve elektronik seslerin farklı sistemler içersinde harmanlanarak formüle edildiği bir dönemdeyiz. Dönemler arası geçişler de daha bulanık gibi. Bu yüzden spesifik bir janradan bahsetmek bizim projemiz için biraz daha zor gibi. Gruptaki herkes jazz müziği dalında eğitim görmüş durumda. Bu yüzden evet, biraz daha modern jazz dünyasındayız ama agresif, elektronik ve bazen de sert, enerjik anlatımımızla ortaya bir füzyon müziği ortaya çıkıyor. Proje oluşurken bazı performanslarımız, aynen sizin de söylediğiniz gibi başlayan seslerin bizi akustik ve elektronik yolculuklara çıkartmasıyla devam ederek gelişti. Albümdeki benim bestelerimin her birinin hikayeleri var. Bu hikayelerle Martin’in ”Tomorrow” bestesi ve bir çoğumuzun bildiği  Miles Davis’in ”Nardis” adlı eseri bir araya gelince aslında benim gördüğüm hikaye kısaca şöyle:

Albüm Rush Life parçası ile başlıyor. New York’ta yaşayanların veya zaman geçirenlerin  fark ettiği bir  durum var. Zaman sanki burada üç-dört kat hızlı ilerliyor. Uyandığınızda siz zamanında uyansanız da sanki bir şeylere geç kalmışsınız gibi koşuşturmaca başlıyor hemen. Aslında dört dörtlük ilerleyen hayatın içinde bir şekilde o dörtlükleri bozmadan yürümeye, koşmaya başlıyorsunuz. Bu koşturmacanın içerisinde bizlere ses ve müzik dünyasında yeni kapılar açan önceki kuşaklara saygımızı belirtmek adına Miles Davis’in Nardis eserini kendi yorumumuzla onlara ithaf ediyoruz. Albümün üçüncü parçası olan Old Soul yıllar önce tanıştığım, çok değer verdiğim bir büyüğümün bana söylediklerinden esinlenerek yazdığım bir parça. Kendisi altmışlı yaşlarının sonunda hali vakti çok yerinde Manhattan Gramercy’de yaşayan caz müziği tutkunu bir alkolik idi. Çalıştığım şarap barına her akşam belli saatte gelir, üç kadeh şarabını içer ve bizlerle sohbet ederdi. Bir şekilde onunla çok iyi anlaşmış ve birbirimizi anlamışız herhalde ki ben o zamanlar yirmi iki yaşında bambaşka bir dünyaya adım atmış bir gençtim. Martin Seiler’in bestesi Tomorrow yarınlara olan umudumuzun simgesi. Sakin, huzurlu, açık ve boşluklu. Son ve albüme ismini veren şarkı Connect benim bu dünya ile olan bağlantımı anlatmaya çalıştığım, kendi kültürümden içimde hissettiğim dokuz sekizlik duyguların bir şekilde farklı kültürlerle karşılaşmasını ve bu kültürlerle olan ilişkilerini yansıtmaya çalışan parça. Bir şekilde sizlerle bağlanabilmek umuduyla…

Son günlerde en fazla hangi albüm ya da şarkıyı dinliyorsunuz?

Brian Blade Fellowship Body and Shadow, David Binney The Time Verses,  Stuff. Old  Dreams New Planets, Kneebody Anti-Hero, Elvin Jones Genesis ve Illumination, Nils Farhm, Mutemath…

Türkiye’de bir albüm lansmanı ya da süreli konserler olacak mı?

2018 yılında Türkiye’deki festivallere ve etkinliklere katılmaya çalışacağız. İzmir, İstanbul ve Ankara ‘da albüm lansman konserleri, ardından da Türkiye ve Avrupa’da turne  için çalışmalarımız  sürüyor.  Türkiye için bize ulaşmak isteyenler Kabak&Lin Records ile iletişime geçebilirler

Cevaplarınız için teşekkürler. Son olarak gelecek planlarınızdan bahsederek röportaja noktayı koyalım.

Kısa gelecekte, önümüzdeki yıl için Amerika’daki festivaller ile görüşüyoruz. Aynı zamanda  tarzımızın biraz daha değiştiği ve içinde sürpriz isimlerin konuk olacağı bir proje için çlaışmalarımız başladı. Bu yıl sonuna doğru kaydedip 2019’da yayınlamayı planlıyoruz. Sesimizi biraz olsun duyurabilecek platformları yaşattığınız, bize yer verdiğiniz ve röportaj imkanı verdiğiniz için BacktotheSound ekibine çok teşekkür ederiz. Yakında Türkiye’de görüşmek üzere!

Share

Comments are closed.