Uzun bir hatırlama hikayesi

Göz|

Unutmak ve hatırlamak. Bu iki kutup arasındaydım geçtiğimiz hafta sonu boyunca. True Detective’in üçüncü sezonundan bahsediyorum.

HBO’da yayımlanan Nic Pizzolatto imzalı serinin üçüncüsünde Pizzolatto’ya yönetmen koltuğunda da rastlıyoruz. İkinci sezona yöneltilen ve seriyi kopma noktasına getiren tüm eleştirileri dikkate almış görünüyor üçüncü sezonda Pizzolatto. Zira izleyiciyi ikinci sezondaki dedektif rolünden çekip kasabalı halka indirgemiş. Anbean anlatılan her olaya görüntülerle ışık tutarak “Daha ne kadar açıklayıcı ve basit olabilirim ki?” diyor adeta. Sorduğunuz her sorunun izledikçe cevabını alıyorsunuz. Birinci sezon hayranlarına, ikinci sezonu eleştirenlerine cevap niteliğinde bir sezonla karşı karşıyayız. Bu sebeple kısıtlayıcı yönleri olabilir mi? Aslında gerçekten böyle mi anlatmak istiyordu? Çok mu ısmarlama olmuş? Düşünmeden edemesek de yeniden True Detective dünyasına dalmaktan dolayı hayli memnunuz.

Gelelim hikayeye. Başlarken bahsettiğim unutmak ve hatırlamaktan ibaret bir sezonla karşı karşıyayız. Yıl 1980. Saat 16.00 civarı. Yer Arkansas. İç savaştaki yenilginin yerel halka nesiller boyu ırkçılığı yapıştırdığı topraklar. Arkadaşlarının köpeğiyle oynamaya gitmek için babaları Tom’dan izin alarak bisikletleriyle evden çıkan Will ve Julie kardeşlerin bir daha dönmemeleri ile başlıyor hikaye. Arabasının tamiriyle ilgilenen Tom, çocukların dönmeleri gereken saat olan 17.30’u çoktan geçtiğini, tamire dalıp onlara göz kulak olmayı unuttuğunu fark ediyor. Polis, Federaller derken kayıp çocukları arama çalışması başlıyor. Devriyedeki dedektifler Wayne Hays (Mahershala Ali) ve Roland West (Stephen Dorf) bir hırsızlık veya o tarz bir olayla karşılaşıp geceyi boş geçmeden noktalamayı düşünürlerken büyük bir davanın içine düşüyorlar.

Dini temalı el yapımı hasır bebekler, pedofili düşüncesi, çözüme kavuştuğu sanılan ancak temyize gidilip yıllar sonra tekrar açılan dosya, davaya bakan dedektifler Hays ve West’in sorguya çekilme sahneleri, Louisiana gibi bir güney eyaleti olan Arkansas’in güneyli ırkçı halkı… Bu ve daha birçoğu birinci sezona duyulan özlemin giderilmesi için yerleşmişti sanki ve benzer bir öyküyle karşı karşıya olduğumuzun göstergesi gibi geliyordu başlarken. Hatta bir sahnede 2012 yılında pedofili ile mücadele edip başarıya ulaşan dedektifler Rust Cohle (Matthew McConaughey) ve Martin Hart’ın (Woody Harrelson) gazete haberi gösteriliyordu. İzleyicinin tam manasıyla birinci sezon modu ve güneyli havasına kapılmış olması garanti altına alınmak isteniyordu.

Havaya giren izleyiciye asıl hikayeyi anlatmaya geçiyor dizi. Bu sefer üç dönem üzerinden olayı çözmeye çalışıyoruz. 1980 kayıp ve ölümlerin başladığı yıl. 1990 temyize gidilen davanın tekrar açıldığı yıl. 2015 ise unutulan davanın bir tv programı çekimiyle tekrar hatırlandığı yıl. Bu zamanlar arasında kurulan bağ ise müthiş. Ancak bölümler ilerledikçe bu geçişler hızlanıyor ve yaşlı dedektif Hays’in zihni gibi zihinlerimiz de bulanıklaşıyor.

1980’de ortaya çıkan ve bir şekilde sonuçlandığı düşünülen dava 1990’da temyizle tekrar gün yüzüne çıkıyor. Unutulan herkes ve her şey tekrar hatırlanıyor. “Birinci sezon seyrinde devam edecek” derken 2015’e uzanılıyor. 2015’te yetmişlerine gelmiş yaşlı Hays ve West’i görüyoruz. Yaşlandırma makyajı şahane. Buna oyuncuların duruş, jest ve mimik hareketleri muazzam bir katkı sağlıyor.

Fargo’da hissedilen gerçeklik olgusu gibi Arkansas’ta bu iki yaşlı dedektifin gerçekten yaşadığı hissine kapılıveriyorsunuz Mahershala Ali ve Stephen Dorf’un muhteşem oyunculuğuyla. Ancak bu üçüncü zamanın bir de handikapı göze çarpıyor. 2015’e kadar gidilmesi, 1990’da da davanın çözülemediği ve son olarak yapılan ortaklıkla çözüleceği hissine daha ilk bölümlerden ulaşmamıza sebep oluyor. Gizem azıcık da olsa aralanıyor. Öyle de olsa ilgimizi çeken ve çözmemiz gereken hayli olay var. Olayın 2015’te tamamen çözüleceğini hissediyor olsak da 2015’ten 1990’a geçerken ve 1980’den 1990’a atlarken yani bir zamandan diğerine geçişlerde hep bir sır bulunuyor, o sır başka bir geçişte çözülürken bir başka gizemle yüz yüze kalınıyor. Heyecan hiç bitmiyor. Bir bölümden diğerine durmaksızın sizi sürüklüyor.

Dizide unutmak olgusu dedektif Hays üzerinden de işleniyor. Yaşlı Hays olayları zaman zaman unutup parça parça hatırlayacağı hastalığının elverdiği ölçüde davayı çözüme kavuşturmaya çalışıyor. Unutmanın zıttı hatırlamak ise dedektif Hays’in tam zıttı eşi Amelia (Carmen Ejogo). Edebiyat öğretmeni Amelia’nın, eşi Hays’in unuttuğu ve gözden kaçırdığı her şeyi davayı anlattığı kitabıyla ona hatırlatmak istediğini çok sonra fark ediyoruz. Bu zamana kadar dava hakkında bilgi öğrenmek için kendisini kullandığını sanan Hays için de bu durum son kertede eşine hakkını vermesiyle nihayete eriyor.

Dizi üç sezondur süregelen bir kaybediş olgusuna da uğruyor elbette. Kaybeden insanların yanında her şeye rağmen kazanan, mutlu olabilen birilerini görmek sezonun ters köşelerinden biri. Birinci ve ikinci sezonda duyduğumuz şahane soundtrack varlığı ise bu sezonda arka planda kalıyor. Yine de B.B. King, Cassandra Wilson gibi müzisyenlerin sesini duymak güzel.

Comments are closed.