“Yüzümde kocaman bir gülümsemeye sebep oldu”

Röportaj|

Ülke jazz sahnesinde yer alan Başak Yavuz kısa süre önce Ahmet Muhip Dıranas’ın iki şiirini single olarak yayımladı. Muhip Bey ismini bu iki şarkılık single kaydında Dıranas’ın Ağrı ve Esmer şiirlerinin Başak Yavuz dünyasındaki yansımasıyla duyuyoruz. Müzisyenle bu yeni gelişmenin merkezinde buluştuk ve tüm kariyerinden izler taşıyan bir röportaj gerçekleştirdik. (Röportaj: Gökçe Özakman)

Yurtdışında verdiğiniz konserlerde Türkçe parçalarınızın dilimizi hiç bilmeyen insanlar tarafından bu kadar ilgi görmesi gerçekten büyük bir başarı örneği. Dinleyiciye bu denli dokunabilmek sizin için gerçek bir motivasyon kaynağı olmalı. Peki bu gibi tepkiler dışında Başak Yavuz’un müziği gücünü başka nelerden alıyor?

Bu bahsettiğiniz durumu ilk defa Belçikalı piyanist arkadaşım Wim Leysen ile New York’da “Bu Aralar” isimli, İstanbul özlemimi dile getirdiğim şarkımı çaldığımızda fark etmiştim. Bunda tabi Wim’in de büyük rolü var, kendisi o zamanlar müzikal ruh eşimdi. Dinleyici gözyaşları içinde bizi kucaklamıştı. Hem şaşırmış, hem de müthiş bir mutluluk duymuştum. Hiç tanımadığım insanlar bana sarılırken bulmuştum kendimi. O zaman anladım ki duygular dili aşıyor. Sonrasında bu konuda yaptığım araştırmalarda konuşma dilinin iletişimde sandığımız kadar büyük bir rol oynamadığını anladım. Müziğim, gücünü öncelikle müziğe olan gün geçtikçe artan sevgimden alıyor ve de tabi ki insana olan sevgimden, bitmek tükenmek bilmeyen arayışımdan ve umuttan. Bunlardan biri bile eksik olsa bu zorlu yolda ilerleyemem diye düşünüyorum. Bazen içlerinden biri sekteye uğrayabiliyor ama diğerleri onu tekrar ayağa kaldırıyor.

Ülkede jazz tavrının birçok kişi tarafından elitist tür olarak algılanması hakkında düşünceleriniz nedir?

Öğrencilerimden bazıları bu konuda farklı ortam ve yaş gruplarına anket çalışmaları düzenledi. Sonuç tahmin ettiğim gibi çıktı. Jazz müziği halkımızın çoğunluğu tarafından zengin ve eğitimli kişilerin dinlediği bir müzik olarak algılanıyor. Daha önceleri de sinema filmlerindeki, özellikle Türk filmlerindeki kullanımı sebebiyle cinsellik içeren bir müzik olarak algılanıyordu. Şuraya varmaya çalışıyorum, bir şey bize nasıl sunulursa biz onu öyle algılıyoruz. Yani eğer cazı olduğu gibi sunmayı başarabilirsek, insanlarda oluşan bu önyargıyı kırabileceğimizi düşünüyorum. Cazın elit bir müzik olduğu algısını kırmada en çok müzisyenlere ve müzisyenlerle dinleyici arasında köprü kuran basın mensupları, mekan sahipleri, konser ve festival organizatörleri, menajerler, dijital mağazalardaki editörler vb. mesleklerdeki insanlara iş düşüyor.  Birlikten kuvvet doğar diyelim, iyisini umalım.

— — —

“Bana mimarlık eğitiminin en büyük getirisi, katmanlı düşünebilme becerisi oldu. Nasıl bir duvarı tasarlarken içindeki tesisatı, yalıtımı, duvarın malzemesini, ve de rengini düşünüyorsak, ben de müziği oluştururken altyapıyı, enstrümantasyonu, orkestrasyonu düşünebiliyorum. Müziği tıpkı mimari bir esermiş gibi tasarlıyorum.”

— — —

Çok yönlü bir kişiliğe ve oldukça değişik bir kariyere sahipsiniz. Mimarlık, eğitmenlik ve müzisyenlik gibi… Bu birbirinden farklı ama bir bakıma da birbiriyle iç içe geçmiş olan kimliklerinizin size hayattaki getirileri neler oldu?

Evet belli aralıklarla radyoculuk, blog yazarlığı, aranjörlük ve yapımcılıkla da meşgulüm. Bu çok yönlülük tahminimce mimarlık eğitiminin bana kazandırdığı bir özellik. Geothe’nin çok sevdiğim şöyle bir sözü var: “Mimari müziğin donmuş halidir.” Nasıl bir mimarın görevi üzerinde çalışmakta olduğu mimari yapıya dair birçok öğeyi tasarlamak ve uygulamaksa ben kendi müziğimde de aynı bakış açısını sürdürüyorum. Tabii aradaki fark kötü bir müzik kimsenin hayatında bir tehdit oluşturmuyor ve müzik mimariye göre daha uçuşkan bir şey. Geothe’nin “donmuş hali” derken kastettiğinin bu olduğunu düşünüyorum. Müzik zaman kavramı içerisinde hayat bulan bir sanat dalıyken mimaride eseri deneyimleyen kişinin zaman algısı dışında, eserin kendisi inşa edildikten itibaren malzeme ömrü boyunca varlığını sürdürmektedir. 

Things aksak ritimli Türkçe bir balad ile başlıyor ve bir blues ile bitiyor. Son albümünüz ise diğerlerinden farklı bir orkestrasyona sahip. Bunun yanı sıra tüm şarkıların söz ve müziği de size ait. İlk albümünüzden bu yana birçok usta müzisyenle birlikte çalışma şansınız oldu ve müziğe dair çok fazla şey deneyimlediniz. Bir özeleştiri yapmanız gerekirse son albümle beraber geldiğiniz bu noktayı nasıl tanımlıyorsunuz? Hayatınızın tam olarak neresindesiniz?

İlk albümler genelde biraz karmaşık yapılı albümler olur. Tüm müzikal yelpazeyi sunabilme kaygısında olurlar. En azından benim ilk albümüm Things böyleydi. Ama benim için yeri apayrıdır, o albümü ne zaman dinlesem gülümsüyorum. Ayrıca müziğe bakış açımdaki naifliği koruma konusunda benim için iyi bir örnektir Things. Müzik uzun ve çetrefilli bir yol. Ben bu yolculuğumda altın çağıma henüz gelmediğimi düşünüyorum, bunun için bir on seneye daha ihtiyacım olabilir. Bitmek bilmeyen öğrenme isteğim sebebiyle geçtiğimiz yıl doktoraya başladım ve ders sürecimi tamamladım.Bu süreçte daha önce müzikte yalnızca caz ve caz kompozisyon dalındaki eğitimime Barok’tan Türk Müziği’ne birçok yeni bilgiler ekledim. Bu yeni bilgiler ışığında müzikal eğilimimde mutlaka değişim olacaktır, zamanla yaşayıp göreceğim. Yalnız artık aynı projede birçok müziği bir arada sunmaktansa farklılıkları farklı projelerle sunmayı tercih edeceğim.

İlham aldığınız isimler kimlerdir? Mesela jazz tarihinde yapılmış tüm eserleri göz önünde bulundurarak hangi dönemdeki parçayı siz bestelemiş ya da aranje etmiş olmayı dilerdiniz?

Yüzümde kocaman bir gülümsemeye sebep oldu bu soru. Oliver Nelson’un Afro/American Sketches ve Charles Mingus’un Tijuana Moods albümlerini bestelemiş ve düzenlemiş olmak isterdim. Bu iki büyük isim dışında bana en çok ilham veren isimler bitmeyen arayışıyla John Coltrane, akıcı müzikal cümleleriyle Joe Henderson, kromatik yaklaşımı ile verdiği büyük ilham ve soprano saksafon sounduyla David Liebman, şarkıcılardan söz vurgusuyla Carmen McRae, mükemmel tekniğiyle Theo Bleckmann, şarkı yazarlığı ve doğaçlamasıyla Michael Schiefel ve şu an aklıma gelmediği için sonra çok üzüleceğim bir sürü büyük isim.

Manhattan School of Music gibi iddialı ve ulaşılabilmesi zor bir okulda master programına katılmaya hak kazandınız. Sizin yolunuzdan gitmek isteyen müzik tutkunu gençler için önerileriniz nedir?

Sevgili genç arkadaşlarım! Teknolojinin avantajlarını görmek ve kullanmak için akıllı olmalısınız. Akıllı olmak önünüze konulanla yetinmemektir. En güzel ve naif duygularla jazz dünyasına yöneldiniz. Zaten hesapla kitapla jazz müziğe yönelim olamaz, çünkü jazz tavrında hiçbir hesap tutmaz. İyi müziği arayın, bulun, albümlerin bilgilerini edineceğiniz albüm kitapçıklarının peşine düşün. Artık neredeyse hiç CD basılmayacak ve satılmayacak. Çok az sayıda butik dükkanda ve ikinci elde ne bulduysanız buldunuz. Yanınızda size ilham veren, sizi cesaretlendiren insanlar bulundurun. Şunu hatırlayın: Müziği iyi bilen, alanında iyi olan insanlar mütevazi olurlar. Son olarak, disiplinli olun ve kendinize iyi davranın.

Comments are closed.