ZAMAN MAKIİNASI No.18

Zaman Makinası|

Zaman Makinamızın on sekizinci baskısı hazır. Makinamızın bu yeni yolculuğunda geçen yıl yayımladığı A Lunar Manoeuvre ile takdirimizi toplayan In Hoodies‘in kalemine yer açıyoruz.

Müzik, şarkılar, albümler neden değerlidir? Bir albümü diğerinden daha iyi yapan nedir? Kimileri için dinlemenin sadece zaman kaybı olduğu albümler, bir başkasının hayatının en değerli şarkılarını taşıyor içinde. Birisi için bardak altlığı, raf süsü olan CD kapakları, bir diğerinin yatağının başucunda, odasının duvarında duruyor yıllarca. Bir şarkı sözü bir milyon kulakta hiçbir anlam ifade etmezken, bir kişinin kalbinin üstüne yaptırdığı dövme olarak taşınıyor. Eleştirmenlerce yerden yere vurulup görmezden gelinen albümler biri için dünyanın en harika, kalbine en yakın sesleri ve sözleri barındırabiliyor. Sanırım bu yüzden müzik ve genel anlamda sanat hiçbir parametre ile ölçülemeyecek bir yapıya sahip ve bu yüzden çok değerli. Müzikle kurulabilen ilişki son derece kişisel  ve bir o kadar limitsiz. Referans vermek dışında kıyaslanamayacak olmaları, hissettirdiklerinin, her zaman değişecek ve asla tartılamayacak olması eşsiz kılıyor şarkıları. En iyi albümlerden, favorilerden bahsetmek, en iyi albümler gibi sıralamalar yapmak da aynı sebeple çok zor sanırım. Aslında benim için her gün değişebilecek bir liste bu. Geriye dönüp baktığımda her hangi bir David Bowie, Neil Young, REM, Oasis, Blur, The Smiths, The Stone Roses, Nick Cave, Leonard Cohen albümü ya da aşağıdaki müzisyen veya grupların başka albümleri olabilecekken listede, son tren yolculuğuna çıkan Tolstoy’un Karamazov Kardeşler’i yanına almasına yakın duygularla yaklaşarak, “hangi beş albüm yanımda olurdu” diye düşünüyorum sadece.

Alice – Tom Waits

Alice in Wonderland küçüklüğümden beri tuhaf bağlar kurduğum bir kitap. Kendimi ve bulunduğum yeri tamamen unuttuğum ilk an ilkokulda bir okuma saatinde Alice’i okurken olmuştu. Sınıf başkanı tahtaya yazdığı, uslu duranların isimlerini okurken, adımı duyunca ne olduğunu anlamadan “efendim?” demiştim. Hikaye ile bağım hep devam etti. Otuzlu yaşlarında vaiz, fotoğrafçı, matematikçi Charles Dodgson’ın, 1865 yılında Lewis Carroll takma adıyla yazdığı, sayısız incelemeye ve başka esere konu hikaye 1992 yılında Robert Wilson tarafından tiyatro oyunu/opera olarak uyarlanıyor. Bu sefer kitaptaki Alice hikayesi değil, Carrol’un kendi sözleriyle “Günah dolu kalbinin yatkınlıklarının işkencesi” ön planda olan bir uyarlama bu. Sonradan Alice albümünü oluşturacak oyunun müzikleri Tom Waits ve eşi Kathleen Brennan tarafından besteleniyor. Yıllar sonra aynı şarkılar Waits’in vokali ile yeniden kaydedilerek bu müthiş albüm ortaya çıkıyor. Açılış parçası Alice’den Fish and Bird’e, albümün acı dolu yalnız çekirdeğinde, isli bomboş beton bir duvarın önünde, tek başına upuzun bacakları ve devasa süpürgesiyle toz alan Tom Waits geliyor aklıma. Kommienezuspadt’ın gibberish dehası, No One Knows I’m Gone, Lost In The Harbour ve Flower’s Grave’in hüznü… Tüm karanlık ama masalsı seslerin arasında, ucube gösterileri karakterlerinin tanıdık arkadaşlıklarıyla, Tom Waits’in yorgun, günahkar, yelkenleri yırtılmış ve çürüyen ama muhteşem gemisinde ilerliyor. Söylenmesi yasak sözlerin, hissedilmesi kabul edilmeyen, içte büyüyen kaktüsler gibi duyguların tonlarca ağırlığını içimizde taşırken, bir yandan çok ince buzun üzerinde paten yapıyoruz Alice’de. Asla denizde yaşayamayacak kuş, gökyüzüne çıkamayacak balinaya aşık oluyor. Yanyana olan ama yıllar sonra bakışlardaki tutkunun kaybedilmesi ile, uzak bir rüyaya dönüşen aşkları dinliyoruz. Kimse çiçeklerin mezarına çiçek koymuyor. Tuhaflıklarımıza sarılacak diğerleriyle olabileceğimiz, belki de ait olduğumuz sirk uzaklaşıyor ve gittiğimizde kimsenin fark etmeyeceği yerde yapayalnız kalıyoruz.



Blood on the Tracks
– Bob Dylan

Blood on the Tracks sürekli geri döndüğüm bir albüm. Bob Dylan’ın kırka yakın stüdyo albümü içinde özellikle Blood on the Tracks’deki şarkı yazarlığı, sözsel ve melodiye dayalı anlatım gücü inanılmaz. Muhtemelen beni bu güne kadar en çok ağlatan şarkıların olduğu albüm ayrıca. Bilebildiğimiz hikayeye göre Bob Dylan eşi Sara ile evliliğinin bitişine gidecek süreçte Ellen Bernstein ile tanışıyor. Minnesota’daki çiftliğinde Bernstein ile zaman geçirmeye başlıyor, bir yandan kırmızı bir not defterine şarkılar yazıyor. Önce elektrik bir set-up’la ve grupla kaydetmek istediği albümü ekibe dinletmesi sonrası, ekip çoğu şarkının aynı tınladığını ve çok uzun olduklarını düşünüyor. Hatta Dylan hakkında Graham Nash’in, Stephen Stills’e söylediği “O iyi bir şarkı yazarı ama müzisyen değil” sözlerinin, Dylan’ın Blood On The Tracks şarkılarını onlara çalması ve odadan çıkması sonrası söylendiği anlatılıyor. Dylan ilk yaklaşımından vazgeçerek daha bireysel, daha sade bir şekilde kaydetmeye karar veriyor albümü. Şarkıların yazılışından, albümün kaydına, liriklere kadar yüzlerce hikaye barındıran Blood on the Tracks benim için dünyada yazılmış en derin şarkılardan bazılarını içinde barındıran göksel bir başyapıt.



Kid A
– Radiohead

Kid A’in ilk defa uzun bir yolculukta discman’den dinledim. Radiohead’in yeni albümü hakkında sürekli konuşuluyordu. Müziklerine çok yakın değildim. Çekme CD’den dinlemeye başladığım ilk saniyelerde kaydın arızalı olduğunu sanmıştım. Şarkılar arasındaki sessizliklerde, bir sonraki adım çimene mi, çamura mı, soğuk betona mı yoksa boşluğa mı atılacak bilememenin huzursuzluğunu ve işittiğim eşsiz seslerle duyduğum heyacanı hatırlıyorum. O gece ve yıllarca pek çok gece sadece Kid A dinledim. Albümdeki etkiler üzerine okuyarak sonraları beni çok etkileyecek Aphex Twin, Autechre, Can, Penderecki gibi isimlerle Bitches Brew gibi albümlerle Kid A sayesinde tanıştım. Radiohead’in Ok Computer sonrası karşılaştığı ilginin, endüstrinin içinde sıkışıp, radyo/TV programları, yorumlar, röportajlar, çekimler, turnelerin arasında boğularak, çekildikleri müthiş vakumdan çıkabilmek, kısılı kaldıkları writer’s block’u aşabilmek için bir yol olarak her şeye baştan başladıkları, tüm çalışma metotlarını değiştirdikleri, yeni enstrümanlarla tanıştıkları yazılıyor. Lirik parçacıklarını keserek rastgele seçmek, drum machine ve synthlerle tanışmak, sample ve looplar, Thom Yorke’un ilk kez piyanoda yazdığı şarkılar…Liffey nehrinde sürüklenme kabusları, Michael Stipe’ın turne ile baş edebilmesi için Thom Yorke’a “burada olmadığını ve bütün bunların olmadığını” tekrar etmesi tavsiyesi… Bir grubun ve parçası olan müzisyenlerin hayatta kalabilmek için kendi anatomilerine müdahale etmesi, ellerinde tuttukları ameliyat aletlerinin kendi ruhlarına,  güvenlik alanlarına yönelişi Kid A’in her yerinde. Hayatla baş edebilmelerinin tek yolu yaptıkları müzik olan insanların, müzik yaparken yok olur hale gelmelerini çok derinde hissedebiliyorum. Albüm artwork’ündeki dağlar, karların içinde kırmızı havuzlar, amorf savaş görüntüleri ve uzaklarda oluşan yangınlar, küresel ısınma sosyal alanların değişen genetiği, usuz bucaksız boşluklar ve kutucuklara sıkışmış hayatlar, hepsi parça parça harika ve bütünde müthiş bir yapı oluşturuyor.



Unplugged in New York
– Nirvana

Nirvana’nın Nevermind albümünü dinleyip hayatı değişen pek çok kişiden birisiyim. Albümü ilk dinleyişim sık sık aklıma geliyor. Çok nadir yaşasak da bir şarkıyı ilk kez dinlediğimizde hissettirdiği duygulara inanamadığımız, nasıl üretildiğini kavrayamıdığımız sayılı anlar oluyor. Bunu en kuvvetli yaşatan kesinlikle Smells Like Teen Spirit’i ilk dinleyişimdi. Herkese koşup anlatma, “bunu dinler misiniz” , “duyduğunuza inanabiliyor musunuz” deme isteğini, çok çok çok değerli bir şey keşfettiğimi hissettiğimi ve paylaşma ihtiyacını hatırlıyorum. Zamanla Nirvana’nın müziğine ve Kurt Cobain’in hikayesine daha çok girdikçe, bu paylaşma duygusu o şarkıları kulaklıkla, tek başına dinlemeye, hakkında konuşmamaya vardı. Daha gençken, önümüzde hayatın yetişkin kavgaları tam belirmeden değerini daha kolay anlayabildiğimiz ve sarılabildiğimiz duygular var. Kimsenin gerçekten ne hissettiğini bilmiyor ya da umursamıyor olduğu hissi, bir albümün içinde yaşamaya kadar varabiliyor. Nevermind mutlaka, toplumsal sıkışmaların sonunda biriken genç enerjinin yarattığı en güzel çatlaklardan biri. Dinledikten sonra eline gitar alan, şarkı söyleyen herkesin çıkardığı sesi değiştirecek, aslında kendisinden sonra dünyadaki tüm müziği değiştirecek güçte şarkılarla. Ancak Unpluuged in New York‘un saf ve doğrudan, sert ve kırılgan, mutsuz, bıkmış, öfkeli, inatçı ve kendisiyle çelişkilerini haykırabilecek kadar cesur ve yalnız sanatçının, sona yaklaşan hayatındaki o anlara açıkça tanık olmanın etkisi üzerimde çok daha büyük. Sahnede olmasını istediği zambaklar, siyah mumlar, kristal avize gibi dekorlar anlatıldığında, şovun prodüktörünün “Nasıl? Bir cenaze gibi mi?” sorusuna,  “Kesinlikle, tam olarak bir cenaze gibi” diye cevap veriyor Kurt Cobain. Unplugged in New York sürekli dinleyegeldiğimiz müziğin köklerine inebilen, canlı performansta şarkılara tam anlamıyla hayat vererek, hissedileni dinleyene mızraklarla iletebilen tarihsel bir kayıt. Müthiş vokaller, sözler, şarkılar ve pek çok şeyin yarı kurgusal, yarı mucizevi biçimde bir araya gelmesiyle ortaya çıkan sarsıcı performans, müzikte her gün gün daha çok özlediğim gerçekliği hatırlatıyor bana.  



Urban Hymns
– The Verve

Bittersweet Symphony de ilk duyduğumda hissetiklerime inanamadığım şarkılar arasında. Smells Like Teen Spirit’in hemen yanında. Çoğunu ilk çıktıkları zamanda dinleyememiş olsam da 1997 yılı Ok Computer, Homogenic, The Boatman’s Call, The Fat of the Land, Blur, Ladies and Gentleman We Are Floating In Space,  Portishead, Either/Or, Homework, Come to Daddy, Re-Load ve çok daha fazlası ile içinde sonsuza kadar yaşayabileceğimiz, zamansız albümlerin evrene bırakıldığı bir yıl. Bunca başyapıtın arasında bile yeri çok ayrı olan Urban Hymns, çok katmanlı, okyanus benzeri yapısıyla, Richard Ashcroft’un ilahi gerçekleri ifade eder gibi tonu ve sözlerinin, Nick McCabe’in müthiş gitarlarındaki kuzey sertliği ve boşluğunun görkemli bir buluşması gibi. Zamanla sloganlaşan liriklerle, duvarları parçalarken elinde çiçekler taşıyor, deli edici hayatın ve içinde soluduğu düzenin gerçeklerini ifade ederken, herşeye rağmen yaşama isteği uyandırıyor albüm.  90’lı yıllarda İngiltere’de marş olmuş pek çok şarkıyı barındıran Urban Hymns tam anlamıyla eşsiz bir sanat eseri. 

Share

Comments are closed.