2020’nin En İyi 25 Albümü

Zaman Makinası|

İşte en sonunda bitti! 2020 yılını geride bırakmak üzereyiz. Salgın nedeniyle sevdiklerimizden, konserlerden, en sevdiğimiz mekanlardan, yaşamın sıradan ancak kaybettiğimizde sıra dışı olduğunu fark ettiğimiz birçok olgusundan ayrı kalmak zorunda kaldık bu yıl. Şimdi burada 2021’in çok başka, çok daha güzel olmasını dileyerek 2020’yi iyi yönleriyle hatırlamayı seçiyoruz. BacktotheSound sunar! 2020’nin En İyi 25 Albümü.

25 Halsey – Manic

Manic ile Halsey yirmili yaşlarının ortasına gelmiş başarılı müzisyen olarak bütün kalp kırıklıklarını, yaşadığı bütün sevinçlerini ve hüzünlerini önüne koyuyor ve kendine dönüp müziği ile adeta bir özeleştiri yapıyor. Halsey’i dinleyenler genellikle indie pop müzisyeni olarak tanımlar fakat sanatçıyı spesifik bir tarza sokmanın veya tek bir yere yakıştırmanın imkanı yok. Manic albümünde de bunu iyice fark edebiliyorsunuz. 


24
Matt Berninger – Serpentine Prison

The National’ın vokalisti bu kez kendi yolunda tek başına ilerliyor. Berninger burada dönemin enerjisini, dramatik kırılmalarını ve gündemini yansıtmanın yanında gözünü kapatıp başka dünyalara da ulaşıyor. Serpentine Prison yılın dikkat çeken albümlerinden biri olmaya aday.


23
Ekin Beril – Dualite

Sorgulayıcı tavrına karşın bir boşluk algısından ziyade içten bir gerçeklik hissiyatı ile ayrılıyoruz Ekin Beril’in kurguladığı evrenden. Günlük hayatımızda sarsıcı bir kırılma yaşayıp kendi kabuğumuza çekildiğimiz şu günlerde, içimizdeki bitmek bilmeyen gürültüyü dindiriyor Dualite. Ekin Beril nitelikli bir işe imza atarak kariyerine “Daha yeni başlıyoruz” notunu düşüyor.


22
Soccer Mommy – Color Theory

Sophie Allison ya da sahne mahlasıyla Soccer Mommy henüz yirmi üç yaşında “Duygularımızı inkar edemeyeceğimiz gerçeği ile yüzleştim. Olacakları engelleyemeyiz” mottosuyla soundunu var eden müzisyenin bu ikinci uzunçaları tıpkı ilk albümü Clean gibi yaşını aşan olgunlukta bir çalışma. Allison deneyimlerine dair farkındalık geliştiriyor, kendine sakladığı hislerini açığa vuruyor.


21
Khruangbin – Mordechai

Tayland’dan Karayipler’e uzanan geniş bir coğrafyanın çeşitli kültürlerinden topladıkları soundları benzersiz bir saykodelik tavırla harmanlayan Teksas’tan çıkıp sesini tüm dünyaya ulaştıran kült grup kariyerinin üçüncü uzunçaları Mordechai ile başarı hattını koruyor. Khruangbin’i dinlemek her zaman huzurlu, eğlenceli ve ufuk açıcı. Benzer soundlarda gezinseler de tekrara düşmedikleri için sıkıcılaşmıyorlar. Böylece her bir albümü bambaşka ve bir kere yaşanacak bir yolculuğa dönüştürüyorlar.


20
The Cribs – Night Network

İngiliz grup burada artık olgunlaşma dönemini yaşayan bir ekip formunda. Gençlik yıllarındaki enerjileri ise hala hissediliyor. Kendilerine ait plak firması Sonic Blew aracılığıyla yayımladıkları Night Network’ün konumunu geleneksel indie rock çizgisinde görmek zor değil, ancak kariyerinde yirminci yıla adım atmak üzere olan The Cribs özgün sesler var etmek konusunda da gittikçe ustalaşıyor.


19
Baba Zula – Hayvan Gibi

Ülke sınırlarında çalışmalarını sürdüren ve sesini dünya geneline ulaştırmayı başaran Baba Zula için bu albümün anlamı büyük. Grup kariyerinin yirmi beşinci yılını kutlarken yayımladı Hayvan Gibi’yi.  Bu bir konsept albüm. Birbiriyle ortak bağlantılara sahip şarkılar ve merkez ritmi var eden ortak bir sound yapısı albümü özgün bir çizgiye ulaştırıyor. Küçük Kurbağa, Sıpa ve Kuşlar Kelebekler gibi her parça adını başka bir hayvandan alıyor.


18
The Strokes – The New Abnormal

Baştan sona bir arada kalmayı başardılar. Üstelik bunu yaparken kendilerine ara dönemler yaratmayı, The Strokes’u askıya çekip başka projeleri, solo kariyerleri başlatmayı bildiler. The Strokes yedi yıldır yoktu. Çünkü bir önceki albümünü yedi yıl önce çıkarmıştı. Müzikte bir ömür bu. Külliyatlarındaki altı numaralı albüm The New Abnormal onlar için çok uzun bir ara dönemi sonlandırdı. Dünya yedi yıl önceki dünya değil. Hiçbirimiz yedi yıl önceki halimiz gibi değiliz. The Strokes da hepimiz gibi 2001’de değil 2020’de yaşıyor. The New Abnormal bunu kanıtladığı gibi The Strokes hanesine pozitif bir katkı yapıyor.


17
Courteeners – More Again Forever

Frontman Liam Fray şöyle diyor son röportajında: “Grupta işler yolunda gitmeyince hayatım da kötü seyrediyor.” O kadar iyi anlıyorum ki. Neyse ki Courteeners, Liam’ın korktuğu kadar silik bir ekip değil. Geçen yıl Manchester’da elli bin kişiye çaldılar. Üstelik konserin biletleri birkaç saatte tükenmişti. More Again Forever ise şu an Britanya müzik listelerinde iki numara. Heavy Jacket’den Better Man’e, One Day at a Time’dan Hanging Off Your Cloud’a ve sahip olduğu diğer tüm şarkılarıyla güçlü ve net bir olgunluk dönemi çalışması bu.


16
King Krule – Man Alive

Albümdeki anarşi ambiyansı her köşede kendini belli ediyor. King Krule’un agresif vokali cümleleri bir bir ezerken köprü altlarındaki karmaşık yazıları ve kırık bira şişelerinin bayat alkol kokusu yaydığı çıkmaz sokakları görebiliyorsunuz. Yirmi beş yaşındaki müzisyen ilk kez bu denli sert ve tavizsiz. Joy Division seven bunu da sever. Bakış açıları aynı mı? Değil. Şarkı sözlerinin dayanağı aynı mı? Değil. Ama öyle bir anda öyle bir bass gitar ritmi duyuyorsunuz ki “Evet işte bu aynı damar” diyorsunuz ister istemez.


15
Roisin Murphy – Roisin Machine

Disco dönemi bu albümde yaşıyor. Kendi kendini kontrol edememesini bile itiraf eden sözlerle bezeli bu albüm umarsızlığa değil hayatın acemisi olmaya bir övgü. en ince ayrıntısına kadar bir sesle söylediği parıltılı bir övgü. Kendisiyle ve diğer insanlarla bağlantı kurmaya çalışmanın tüm zafer ve trajedilerinden sonra karanlıkta oynamak için doğduğu bir rolü buluyor Murphy burada. Kısa ve öz. Dans pisti gibi kaygan ama ayakta kalmayı öğrendiğinde mutlu eden cinsten. Kendisi hakkındaki en kötüyü görecek kadar zeki ve onu karşı konulmaz kılacak kadar zeki bir karaktere sahip. Róisín Murphy burada yıldızları hedefliyor. Ulaşamadığını hiç kimse söyleyemez. 


14
The Killers – Imploding The Mirage

Yavaş yavaş, sessizce başlayan ezgiler, derken volkan gibi patlayan davullar ve kulaklarımızda bayram eden gitarların ani yükselişleri. When The Dreams Run DryFire in Bone da albümdeki favorilerimiz arasında. Weyes Blood’ın da eşlik ettiği My God’ı da unutmayalım. Kısacası Imploding the Mirage bizi gençliğimizin baharına, bir zamanlar müzik festivalleri varken yaşadığımız o derin hisse geri götürüyor. Umudun olduğu yere. Renklerin iç içe geçtiği, kırgınlıkların hemen toparlandığı, gerçek dostlukların müziğin ruhuyla sonsuza kadar gökyüzüne işaretlendiği o içten günlere… Müzik zaten bunları hatırlamak için var. Öyle değil mi?


13
Phoebe Bridgers – Punisher

Şu çuk net: Burada Phoebe Bridgers’ın külliyatının en iyi, en muhteşem çalışmasıyla karşı karşıyayız. Müzisyen bu ikinci albümünde şarkı yazımını kelimenin gerçek anlamıyla tamamlıyor ve yepyeni formlara sokuyor. Samimi, çok boyutlu, direkt ve sevgi dolu. Punisher ile Phoebe Bridgers müziği, soundu, söz yazımını ve şarkının insan bünyesindeki yansımasını başlı başına bir dünya haline getiriyor. Bu dünyada ölüme yer yok.


12
Kelly Lee Owens – Inner Song

Galli electronic wave temsilcisi kariyerinin ikinci stüdyo albümünde hem döngülerine hem de sözlerine eğilerek tekrar etme eyleminden sivri bir çıkış arıyor. için döngüler – hem elektronik hem de lirik – meditatif bir durumda söylenen bir ilahiye benzeyen temel bir mevcudiyette bulunuyor. Başka bir dünyaya bir kanal olarak işlev gören basit bir cümle veya kalıp arayışında daima başarıya ulaşıyor. Aradığı başka dünyaları buluyor. Inner Song ile Owens, dinleyiciyi bir şifa yerine götürmeye, tekrarlanan soundlar içinde teselli bulmaya çağırıyor.


11
Destroyer – Have We Met

Aslında hiçbir şeyin de bir hedef ve yaşama gayesi olabileceğinden bahsediyor. Çocuksu imgeler ve karanlık anlar arasında örülmüş olan ve eski bir çocuk şarkısı olan There’s a Hole in the Bucket’a atıfta bulunan Foolssong ile kapanış yapılıyor. Albümün bütününe bakıldığında Bejar’ın yaşı ilerledikçe hayat hakkında çok fazla şey düşündüğü belli oluyor. Hayat tecrübesi belirli bir noktaya ulaşmış olan sanatçıların zaman zaman tercih ettiği duygusallık, bilgelik ve dürüstlük gibi temalar en karanlık halleriyle Have We Met’te fazlasıyla var.


10
Perfume Genius – Set My Heart on Fire Immediately

Bu roman kendini gerçekten okutturuyor çünkü her bölümü büyük bir tutku ve derinlikle yazılarak seslendirilmiş. Amerikalı müzisyen Michael Alden Hadreas ya da sahne mahlasıyla Perfume Genius’ın müzik kariyeri hep başarılarla dolu. Ondan kesinlikle çağının en yenilikçi ve yetenekli sanatçılarından biri olarak bahsetmek yanlış bir tabir olmaz. Artık beşinci albümünü çıkaran bir müzisyenden beklentiler genelde çok yüksek olmaz. “Yapabileceğinin en iyisini yaptı. Artık o kadar iyi şarkılar yazamaz” gibi klişe cümleler kurulur fakat Michael, Set My Heart on Fire Immediately albümü ile gerçekleri bir tokat gibi yüzümüze çarpıyor.


9
Alice Boman – Dream On

Tek parçalık bir albüm mü bu? Asla değil. İçerisine dahil olur olmaz açılıştaki Wish We Had More Time ile tanıştığınızda ilerleyen dakikalarda ve sekanslarda neler ile karşılaşacağınız hususunda heyecan duyuyorsunuz. Usul usul yol alıyor Dream On isimli bu albüm. Nefes boşluklarını, hatta satır sonlarındaki yutkunmalarını bile gizlemeyen olabildiğince sade bir vokal sizi sürüklüyor. Esasen “sürüklemek” bu albüm için doğru bir tanım olur mu, emin değilim. Biz buna “davet ediyor” diyelim. Alice Boman naif ve bir o kadar muazzam ses tonuyla hikayesine davet ediyor hepimizi. Otuz iki yaşındaki müzisyen Malmö doğumlu. Dream On ile birlikte kariyerinin ilk stüdyo albümüne imza atıyor. 


8
Eskiz – Kozmik Ruh Dansı

İçimizde biriken enerji albümün en pürüzsüz parçası Devam Etmeliyim ile yön değiştiriyor. Uzunçaları zirveye taşıyan parçanın ardından Son ile elektronik tınılı sakin bir veda gerçekleşiyor. Albüm sonunda onlar kendilerini tanıma yolculuklarında varış noktasına bir adım daha yaklaşırken, biz de kendimize onların dünyasından bakış atma fırsatını yakalıyoruz. Eskiz, ortaya koyduğu her çalışmayla yeni cümleler kurmayı başarıyor. Tek solukta akıp giden Kozmik Ruh Dansı zihninizi arındırmayı vadediyor.


7
Run the Jewels – RTJ4

Bitiş çizgisine yaklaşırken tempo hiçbir zaman gevşemiyor. Uzunçaların ağır toplarından JU$T’ın meydan okuyan tavrının tadını çıkarırken Mavis Staple ve Josh Homme backvokallerinin nüfuz ettiği pulling the pin’i duyuyoruz. Kapanışı üstlenen a few words for the firing squad (radiation) kompozisyon ve prodüksiyon anlamında albümün tepe noktası. Her saniyesi beyninize işliyor ve dokunduğu yeri ateşe veriyor. RTJ4’u hip-hop kalıplarının ötesinde tam gaz ilerleyen sinematik bir evren olarak görmek mümkün. Yayımladıkları dört konsept albümle çağdaş rap müzik sahnesinin en cüretkâr ve yetenekli ikililerinden biri olduğunu kanıtladı Run The Jewels. Tavrı ve müzikalitesiyle saygı duruşunu hak eden RTJ4 ise 2020’nin en önemli albümleri listesindeki yerini uzunca bir süre kaybetmeyecektir.


6
Haim – Women in Music Pt. III

Vokallerin deneyselliğine de ayrı bir not düşmek gerekiyor. Çok katmanlı vokalleriyle Leaning on You ve All That Ever Mattered ıskalanmaması gerekenlerden. Toplamda on altı şarkı boyunca tarzlar arası geçişi son derece doğal kılan prodüksiyon dokunuşları göz dolduruyor. Bir yaz akşamı serinliğine yakışan şarkılarla ekip kendi zamanının ruhunu resmediyor. Uzunçalar farklı müzikal referanslara da ev sahipliği yapıyor. En belirgin örneklerinden biri Another Try’da reggae tınılarının popla eklemlenişi. Müzik endüstrisinde yıllardır devam eden erkek egemen düzene sert bir şekilde set çekerek dikkat gösteren sözleriyle Man From the Magazine teslimiyeti gerçek anlamda reddediyor. FUBT olabildiğince canlı ve vurucu bir kapanış yapıyor fakat asıl büyük sürprizi Hallelujah gerçekleştiriyor. Kardeşlik ve arkadaşlık bağlarının oluşturduğu ortak izi en dokunaklı haliyle anlatıyor. Başlangıçta tereddüde düşüren uzunluğuna rağmen sonuna nasıl geldiğinizi anlayamadığınız sürükleyici bir çalışma Women in Music Pt. III. Haim kalıplarını zorlamaya ve kendi izini hiçbir zaman kaybetmemeye kararlı.


5
Orlando Weeks – A Quickening

Yeni doğmuş çocuğunun gözlerine bakarak yazdı bu şarkılarını. Albümü çocuğuna atfetti. “Tüm kayıt çocuğumun bende yarattığı hislerle ilgilidir” diyor Weeks. Açılıştaki Milk Breath bu yüzden ilk sırada. A Quickening’in gözünüzü kapattığınızda sizi dinlendiren, karmaşadan, yok olma korkusundan, ölümden, topyekun kötü senaryolardan uzaklaştıran bir yanı var. Blood Sugar, Safe in Sound, Take a Village, All the Things, Summer Clothes ve kapanıştaki Dreams ile bambaşka bir alem yaratıyor. Bu onun ilk solo albümü. Başlangıç baskısını hissetmiyor bile. Kendine güveni tam ve yolunu kendi buluyor. İlerleyen süreçte Orlando Weeks’in vokalini daha çok duymayı diliyorum. 


4
Hedonutopia – Beyaz Durak

Albümün açılışını Bırak Gideyim ile yapıyoruz. Dream pop ile arabesk havanın buluştuğu bir noktadan albüme başlangıcı verdiğimizi söyleyebiliriz. Açılış şarkısı ile Hedonutopia klasik dream pop tınılarından sıyrılarak yepyeni bir dünya vaadediyor. Evde kaydedildiğini ve prodüktörlüğünü kendilerinin üstlendiğini düşününce albüm başlangıcında birazcık daha deneysel davrandıklarını söyleyebiliriz. Ardından gelen Meteor şarkısı ile grubun özüne dönüyoruz. Meteor, grubun diskografisindeki açık ara en iyi şarkılardan biri olarak öne çıkıyor. Senenin en iyilerinden olmasının yanı sıra albüme genel olarak hakim olan duygunun çok mutlak bir özetini geçiyor.


3
Muzz – Muzz

Yaylıların yerinde kullanımı, gitarın vokale yeni kanallar açması ve davulun tıpkı geç dönem Interpol kayıtlarında olduğu gibi sound yönetmenliğine soyunması Muzz’ın bu albümünü üst perdeye taşıyor. Bizim için albüm bütün olarak yükseliyor, ancak özellikle içerikteki beş şarkı merkez hattı oluşturuyor: Broken Tambourine, Everything Like Used to Be, Red Western Sky, Bad Feeling ve All Is Dead to Me. Saymadığımız diğer parçalar da etki gücü yüksek alanın içinde ama bu beş şarkı Muzz imzalı ilk uzunçaların taşıyıcılarıdır. Başlangıç için çok iyi bir konumda bu LP. Son olarak bu albümün plak formatında da yayımlandığını belirtmek isterim. Ekibin sonraki çalışmalarını merakla bekliyoruz.


2
Fiona Apple – Fetch the Bolt Cutters

 Gözünüzün önünde suretiyle yaşam buluyor. Under the TableNewspaperOn I GoI Want You to Love Me ya da diğerleri… Hangi şarkıda olduğunuzun bir önemi yok. Burada Fiona Apple’dasınız. İlişkilerini, gözlemlerini, acılarını, sevgi arayışlarını, bir şekilde hayatta kalışını üst perdeden dinliyorsunuz. Fetch the Bolt Cutters ile tam sekiz yıl aradan sonra ilk kez bir albüm yayımlamış oldu Apple. Salt geri dönüşün çok ötesinde, özgünlüğün üst sınırlarında karşımıza çıktı. Fetch the Bolt Cutters onun müzikal varlığına, zihninin berraklığına ve kompleks sanatçı yönüne ışık tutuyor. 


1
Taylor Swift – Folklore

Kendi hikayelerinden yola çıkarak yazdığı şarkılar ile dünyadaki en iyi şarkı sözü yazarlarından kabul edilen Taylor Swift sekizinci stüdyo albümü Folklore’da bizi hayal gücünün derinliklerine davet ediyor. Kendi ismini taşıyan 2006 tarihli ilk albümünden bu yana Taylor Swift aralıksız kendinden söz ettirmeyi başardı. Öyle ki on dört senelik kariyerinde müzisyen country, pop, gotik bir stil ve politik şarkılar gibi geniş bir yelpazede dinleyicilerinin karşısına çıktı. Sekizinci stüdyo albümü Folklore’da ise müzisyen bizleri karantina döneminde hareketlenen hayal gücü ile oluşturduğu hikayelere davet ediyor. Üstelik bu defa prodüktör koltuğunda The National’dan Aaron Dessner’ın olduğu indie bir albüm ile karşımızda. Albümün adının da işaret ettiği gibi Swift’in yeni şarkılarında gerçek hikayeler kurgusal detaylar ile zenginleşiyor. Örneğin albümün en iyilerinden The Last Great American Dynasty de Rebekah Harkness’ın hikayesini anlatıyor ve en sonunda evin yeni sahibi olan Swift’in kendisini “Şehrin görebileceği en deli kadın” olan Harkness’da bulmasına tanıklık ediyoruz.

Hikayedeki belirli detaylar ise tıpkı folk şarkıları ya da bizim kültürümüzdeki türküler gibi nesilden nesile aktarılmasının kaçınılmaz sonucu olarak gerçek hikayeden değişiklikler gösteriyor. Albümün tamamen karantina sürecinde üretilmiş olması ise müzikal açıdan bir sadeliğe ve yalın prodüksiyona sebep olmuşa benziyor. Swift’in piyano melodilerinin güçsüz kaldığı noktalarda Jack Antonoff ve Aaron Dessner’ın ufak dokunuşları hissedilirken kimi zaman Dessner’ın kendisinin piyanoya geçtiğini duyabiliyorsunuz. Yine de tüm abartılı detaylardan soyutlanmış melodilerde hikayeler olması gerektiği her bir noktaya uyuyor. Şunu da belirtmekte fayda var ki Taylor Swift önceki albümlerinde farklı tarzları keşfetmiş ve her defasında öteki taraftan ustalık ile çıkabilmiş olsa da vokallerinde hiçbir zaman deneysel değildi. Folklore ile farklı stilleri deneyerek uç noktalarda kendisine meydan okuyor. Bon Iver destekli Exile her ne kadar şaşırtıcı bir iş birliği olsa da iki müzisyenin güçlerinin birleştiği noktada yepyeni bir ufuk açıyor. Albümün her açıdan zirve noktaları ise lisede geçen bir aşk üçgenini anlattığı Cardigan, August ve Betty kayıtları oluyor. Kayıttaki her bir detayın birbirlerini destekleyerek bütünsel bir hikaye oluşturmasının yanı sıra her bir şarkının müzikal açıdan da bir o kadar bütün ancak karakterlerin ruh durumlarını yansıtacak kadar da farklı olması tam bir deha göstergesi. Taylor Swift’in kendi hayatının şarkılarındaki ana materyal olması çoğu zaman eleştirilere sebep olmuştu. Müzisyen bu albümde de Invisible String ve kariyerinin en iyi vokaline sahip Peace gibi şarkılarda kendi özel ilişkine selam çakıyor. Ancak albümün çoğunlukla kurgusal hikayelerden oluşması müzisyenin kariyerindeki bir nanik noktası diyebilirim. Taylor Swift her şeyi yapabilecek yeteneğe sahip. Gelecek hamlesi ise şimdiden merak konusu.

Comments are closed.