Acı eşiğini geçmek

Konser|

21 Ağustos Pazar akşamı Parkorman’da Nick Cave & The Bad Seeds ile dört yıl aradan sonra romantik bir randevumuz vardı. Sıcak ve hafif rüzgârlı bir havada, ağaçların içinde yüzlerce insanın toplandığı çılgın bir randevu. 2018’de 25. İstanbul Caz Festivali’nde Küçükçiftlik Park’ta bizi ziyarete gelen grup, şimdi de İKSV’nin ellinci yıl kutlamaları kapsamında karşımızda olacaktı.

Eski bir dostla buluşmadan önce hissedilen merak, heyecan ve özlem hepimizi sarmıştı. Seyirci arasında öne çıkan karakterler, en az frontman’in kendisi kadar efsaneydi. Nick Cave gibi şekillendirilmiş siyah saçları, ceketi ve güneş gözlükleriyle gizemli bir şekilde etrafı izleyen birkaç genç adam, Nick Cave hayranı olduklarını belirten bir örnek tişört giyen baba-kız ve Helena Bonham Carter’ın ikizi gibi siyah gotik kıyafetiyle ve makyajıyla konser alanında salınan kadın. Burada herkese yer vardı.

Bizi ayine hazırlayacak ön grup ise ilk kez geçen yılın başında Salon İKSV Direktörü Deniz Kuzuoğlu’nun önerisiyle dinlediğim, İngiltere’nin en revaçta post-punk gruplarından Black Country, New Road’du. Dinledikten sonra bir arkadaşıma Nick Cave ile Nekropsi’yi anımsattığını söylemiştim. İkinci teklileri Sunglasses’ı dinleyince bunu hissedebilirsiniz. Nick Cave gibi baskın bir frontman’leri yok aslında. Grubun her bir üyesi kendi halinde takılıyor, her biri özel. Nekropsi kadar sözsüz ve ritimlerin başrolde olduğu bir müzikleri de yok belki. Fakat o kendilerine has karanlık, teatral ve deneysel tavırları bana bir şekilde bu iki grubu çağrıştırdı. Nick Cave de bazı ortak noktalar bulmuş ve onaylamış olmalı ki sahneyi kendisinden önce onlara emanet etti.

Seyirciyi asla bekletmeden sahneye fırladı Get Ready for Love diyerek. Hepimizin havası anında değişti ve kendimizi Cave’in gece boyunca bitmek tükenmek bilmeyecek olan enerjisine teslim ettik. From Her to Eternity ile yükseldik, O Children ile transa geçtik. Sıra favorim Jubilee Street’e gelince şarkıyı her dinlediğimde yaşadığım yavaş yavaş göğe yükselme hissi ikiye katlandı. Şarkının hızlandığı yerde mikrofonu elinden fırlatıp piyanonun başına geçtiği an hazın doruklarında dolaşmayanları anlayacağımı sanmam. O anı tekrar tekrar yaşayacağım bir sonsuzluk isterdim. “Dönüşüyorum, uçuyorum, parlıyorum, titriyorum, bak şimdi bana!”

Şu cümleleri kurduğunda yanılmıyorsam Bright Horses’ı tanımlıyordu: “Bu güzel bir şarkı. Dehşet verici bir şarkı. Ama güzel.” Yanılıyorsam da önemli değil çünkü Nick Cave’in herhangi bir şarkısı için de aynı şeyleri söyleyebiliriz. Zamansız klasikler Tupelo, Red Right Hand ve The Mercy Seat’in ardından gospel-blues ilhamlı City of Refuge’ın tekrar eden nakaratına hep bir ağızdan eşlik ederken dini bir törende gibi hissetmemek elde değildi. Nick Cave zaten konser boyunca ön sıralarda kendisine uzanan ellere sık sık dokunarak adeta şifa dağıtan, enerji veren, acılarını ve deneyimlerini paylaşarak öğretiler sunan bir çeşit Aziz ya da Mesih gibiydi. Herkes onu hem kendi gibi hem de kendinden üstün görüyordu. Kendilerini acılardan, endişelerden ve üzüntülerden arındırmasını bekliyordu.

Fakat bu arınma seansı karşılıklıydı. 2015’te oğlu Arthur’u kaybeden Nick Cave’in acısı birkaç ay önce henüz otuz bir yaşındaki diğer oğlu Jordan’ın erken ölümüyle ikiye katlanmıştı. İlk kaybının ardından acısını yaratıcılığıyla birleştirerek dünyaya iki özel albüm hediye etmişti: Skeleton Tree ve Ghosteen. Şu anda da yaşadığı derin üzüntüyü kendine saklamayı seçebilirdi. Evine kapanıp hiç turneye çıkmayabilirdi. Ancak o, acıların paylaşıldıkça azaldığını en iyi bilen sanatçılardan biri olduğu için o güçlü duygularını ve savunmasız tarafını yüzlerce hayranının önüne serdi. Şarkılar arasına “Ağla, ağla, ağla” nidaları serpiştirerek kendisiyle birlikte bizi de acıyı, hüznü ve öfkeyi bütün şiddetiyle bağıra çağıra dışa vurup bir madalyon gibi taşımaya teşvik etti.

Konser sonuna doğru “Duvarıma asacağım” diyerek seyircinin elinden aldığı ve Push the Sky Away şarkısına gönderme yapan “Bana gökyüzünü uzağa itmeyi öğrettin” yazan pankart birçoğumuzun hislerine tercümandı şüphesiz. O anda kendimi Nick Cave’in yerine koydum ve bunu duymanın ne kadar iyi hissettireceğini hayal ettim. Dünyanın öbür ucunda, tanımadığın ve hiçbir çıkarın olmayan bir insanı rahatlatıp iyileştirmek dünyanın en tatmin edici hislerinden biri olmalı. İnsanın bunu yapabilmesi için hem kendisiyle hem de dünyayla son derece barışık olması gerekir. Sadece yetenek ve çok çalışmak yetmez. Büyük bir yaşanmışlık, özveri ve kabulleniş olmalıdır. 

Nick Cave de bunlara fazlasıyla sahip. Kendi travmalarıyla başa çıkmanın ötesine geçip başka insanların da travmalarını yatıştıran bir “adam, bir hayalet, bir Tanrı, bir guru”. Bis sırasında Into My Arms’ı söylerken piyano başında arada seyirciye bakarak acı acı gülümsediğinde düşündüğüm şuydu: “Nick Cave acılara katlanabiliyorsa ben de katlanabilirim.” Siz de Nick Cave olsaydınız konserinizin ardından izleyicide kalmasını isteyeceğiniz his bu olmaz mıydı?

Comments are closed.