Bir kutu çikolataya sığmak

Göz|

Forrest Gump. Yılların eskitemediği, Hollywood sinemasının baş tacı, her yeni bir jenarasyonun daha çocukluk yıllarından itibaren bildiği, izlediği, en azından duyduğu bir film oldu hep. Forrest Gump’ı bu kadar özel ve klasik yapan sebepler bile kendi içerisinde eşsiz. Özel filmlerin birbirleriyle ortak bir sürü nedeni olabilir ama Forrest Gump bu noktada dahi tüm başyapıtların arasında ayrı bir konuma sahip.

Film ilk olarak kurgusal, hali hazırda var olmayan bir karakterin biyografisini anlatıyor. Biyografi filmlerinin birçoğu anlattığı kişinin hayatının bir bölümünü ele alırken Forrest Gump uydurma olmasına rağmen nerdeyse yarım bir ömrü anlatmayı başarıyor. Filmin bu noktada beslendiği en büyük kaynak tabii ki aynı adla uyarlandığı Winston Groom’un kitabı. Film hem Forrest’ın fiziksel özellikleri hem de hikayedeki bazı noktalarla kitaptan uzaklaşıyor ama bu tercihlerin hiçbiri kitaptaki halinden kötü değil. Genelde kitap uyarlaması olan filmlerin hepsi için benzer bir yorum yapılır: ”Kitap çok daha iyiydi.” Bu yargının geçerli olmadığı nadir filmlerden biridir Forrest Gump.

Burada filmin senaristi Eric Roth’un inanılmaz bir başarısı var, kitaptaki potansiyeli görmüş ve son zerresine kadar hiçbir noktayı kaçırmadan perdeye uyarlamayı bilmiş. Belki de bu yüzden Roth tüm zamanların en iyi senaristleri arasında gösteriliyor. Sadece bu film ile değil Hollywood’un en iyi eserlerini verdiği dönemlerde hep sahne almış olması da etkili.  Roth’un bu etkileyici senaryosu, bence Hollywood’un en Hollywood’dan olan yönetmeni, Robert Zemeckis’in kamerasıyla buluşunca eşsiz bir şaheser çıkmış ortaya. Zemeckis genel izleyicinin çok adını duymadığı bir isim. Bunun nedenlerinden biri Hollywood’un yönetmen değil senarist odaklı olmasıdır. Avrupa sineması yönetmen odaklı iken Hollywood’da öncelik senaryodur. Hollywood’da filmler sessiz sinema dönemi de dahil olmak üzere yönetmenin filmleri olmadı hiçbir zaman, yönetmenler sadece ”motor” diyen stüdyo çalışanlarından ibaretti. Ellilerin ortasında Orson Welles ve Alfred Hitchcock bu yargıları kırmaya başladı çünkü dünya sineması yönetmenler üzerinden şekillenmeye başlamıştı. İkinci Dünya Savaşı sonrası Avrupa’da yönetmenler üzerinden doğan yeni sinema dalgaları ve Akira Krusowa’nın tüm dünyayı büyüleyen eşsiz eserleri, İngmar Bergman’ın benzersiz eserleri ilerleyen yıllarda Rus sinemacı Andrey Tarkovski’yi etkileyecek olması Hollywood’u da etkiledi.

Hitchcock ve Welles’in yanına sinema dünyasının hala daha üzerine en çok konuşulan yönetmenlerinden biri olan Stanley Kubrick de katıldı. Bu dönemde Sergio Leone’nin spagetti western türünde verdiği ”Dolar” üçlemesinin de çok etkili olduğunu düşünüyorum. Amerika’da da böylece otör yönetmen kavramının ilk örnekleri görülmeye başlandı. Yetmişlerde çıkan ve sinemanın veletleri olarak adlandırılan tüm Hollywood sinemasını değiştirecek; Martin Scorsese, Steven Spilberg, George Lucas ve Brain de Palma dörtlüsü dümeni ele almaya başladı ve otör yönetmen kavramının en örnek eserlerini verdiler. İşte Robert Zemeckis’te bu değişime tam anlamıyla ayak uyuduramadığından, Hollywood’un temelinde olanstüdyo yönetmeni kompleksinden uzaklaşamadığı için Hollywood’un en Hollywood’dan olan yönetmeni bence. Çok iyi filmlerin ”stüdyo” yönetmeni… Günümüzde otör yönetmen kavramı çoktan evrimini tamamlamış durumda Quentin Tarantino, Christopher Nolan ve Denis Villeneuve gibi isimlerle.

Dönelim Forrest Gump’a. Forrest Gump, anlattığı hikayenin yanı sıra geçtiği dönemin siyasi ve sosyolojik sorunlarını da ele alıyor. Savaş gazileri ve psikolojilileri, ’68 kuşağı ve yanlış algılanan özgürlük kavramı, Kara Panterler ve Komünizm. Film bu başlıklarla empati, hüzün, hayal kırıklığı, sert gerçekçilik gibi negatif duyguları işliyor ama bu durum filmin basit matematiğinin dışında kalan kısım. Asıl kısım ise çoğu başarılı filmin bugüne kadar uyguladığı bir taktikte yatıyor: Dezavantajlı, dışlanmış veya mağdur olmuş karakteri başarıya, mutluluğa ve huzura götürmek. Filmin ön yüzünde bu çok tutan taktik var. Fakat belirttiğim bu melankoliyi de muhteşem bir kurgu ile biraz arkada bırakarak hikayesine empoze etmeyi başarıyor film. Bu anlatım tarzıyla yönetmen, aykırı karakterlerin hayatta daha çok kaybettiğini yansıtmaya çalışıyor.

Forrest, hayatını hep başaklarının yönlendirmeleriyle veya spontane gelişen olaylara bulaşarak yaşıyor. Çocukluğunda annesi etkili iken, gençliğinde Jenny, askerde Teğmen Denn ve Bubba. Bu karakterler filmin farklı yerlerinde Forrest’ın hayatına dahil oluyor ve hikayenin öngörülemez gelişimine katkı sağlıyor. Böylesine yazılmış bir karakteri kullanmanın en iyi şekli olsa gerek.

Film her ne kadar zihinsel eksiklikleri olan bir kişinin o dönemin sorunlu ve çarpık toplumunda oradan oraya savrulmasını her zaman saflığını koruyarak bir çözüm yolu bulmasını bir sistem eleştirisi gibi gösterse de film aksine aslında sistemi yüceltmektedir. Bütün yaşamını annesinin birkaç sözü ile şekillendiren, her zaman söyleneni yapan, kendi isteklerine ve arzularına yer vermeyen birinin başarılı olabileceğini anlatmaktadır. Koş denildiği zaman madalya alan bir sporcu, savaşta sadece arkadaşlarının hayatını kurtararak üstün başarı gösterip bir madalya daha alan bir asker, toptan gözünü ayrıma gibi basit bir komutla ülkesini uluslararası düzeyde temsil ederek yine üst düzey bir başarı elde eden biri olabileceği yansıtılmaktadır. Bunun yanında yine ne kadar çocukluğunda mağdur olmuş bir karakter olan Jenny.

Hep hayallerinin peşinden koşmuş, arzularını ve isteklerini ön planda tutarak hayatta hep kaybetmiştir. Yine bir başka karakter Bubba tek arzusu karides işi yapmaktır ama savaşta hayatını kaybeder. Teğmen Denn başarılı ve disiplinli bir askerdir ama savaşta ölme isteği gerçekleşmez, tekerlekli sandalyede sefil bir duruma düşer ve hikayenin devamında güçlü bir karakter değişimi yaşar. Forrest ”aptal” olmasına rağmen milyoner olur, sevidiği kadından çocuğu olur ve onunla bir süre de yaşar ama Jenny’in aykırılığının cezasını Forrest da çeker. İşte tüm bunlar sistemin dışına çıkmamayı, mutlu olmak için gereksiz heyecanlar yaşamayıp basit bir hayat sürmemiz gerektiğini anlatıyor bize.

Forrest Gump’ı bu kadar başarılı kılan en önemli noktalardan biri de kesinlikle Tom Hanks. Tartışmasız bir oyunculuk sergilemekle kalmayıp projeyi hem çekilmeden hem de çekildikten sonra sahiplenen birinden bahsediyoruz. Devam filmi için toplanıldığında masanın bir saatte dağılması kendisi sayesindedir. Hanks bir devam filminin bu filme yapılacak en kötü şey olacağını ve asla rol almayacağını belirtmiştir. Hanks’in bu tutumuyla filme ne kadar sahip çıktığını gösterdi. Ayrıca Tom Hanks filmden garanti bir ücret talep etmemiş, elde edilen gişe gelirinin yüzde onunu almıştır ki bu da kırk milyon dolara yakın bir meblağ ediyor. Hanks’in rol için düşünülen ilk isim olmadığını da söylemek gerek.

Forrest Gump bu denli gözde oluşunu, örnek bir film oluşunu, sinema için bir mihenk taşı oluşunu hiçbir zaman kaybetmeyecek. Anlattıklarıyla, içimizi ısıtan ve seyircinin filmden kendisinde çok şey bulabileceği en eşsiz filmlerden biridir. Zaten Forrest Gump’ı tanımlayan en güzel kelime de bu olsa gerek: Eşsiz.

Comments are closed.