Boynuzlar çıktı ve sıra koç darbesinde

Göz|

Pi ve Requem for a Dream ile dünya çapında üne kavuşan Darren Aronofsky 2006 tarihli The Fountain ile beklentileri karşılayamamış ve başarısız görüntü bir çizmişti. 2008 yapımı The Wrestler ise yönetmenin tam anlamıyla geri döndüğü film oldu.

Eski şaşalı günlerinin çok gerisinde bir güreşçinin yeniden o şampiyon olduğu zamanlara dönebileceğini hayal ediyor olması gibi aslında vasat ve klişe bir senaryonun müthiş oyunculuklarla ve sahne çekimleriyle nasıl orijinal bir filme dönüşebileceğinin emsali az sayıdaki örneklerinden bir tanesi aslında The Wrestler.

Oyuncu kadrosunda Mickey Rourke, Marisa Tomei, Evan Rachel Wood gibi isimler var. Mickey Rourke’un onlarca En İyi Erkek Oyuncu ödülünün üstüne iki dalda Oscar adaylığına uzanmasıyla hak ettiği takdiri toplayan film konu ile bütünlük arz edecek şekilde ’80’lerin rock şarkılarıyla bezenmiş durumda. ’90’larda Pankreas olarak bildiğimiz ve gecenin bir köründe izlemek için kalkıp televizyon başına geçtiğimiz Amerikan güreşinin aslen ’80’lere özgü bir şov olduğu düşünülürse müzikler tam da olması gerektiği gibi seçilmiş diyebiliriz. Bruce Springsteen’in filme adadığı aynı adlı şarkısı da bu açıdan oldukça önemli.

The Wrestler ana karakter üzerinden yürüyen bir film. Ön rolde Mickey Rourke’un hayat verdiği Randy – the ram – Robinson, yani Koç Randy, ’80’lerdeki güreş furyasında fırtına gibi esmiş, adına oyuncaklar vr atari oyunları yapılmış bir Amerikan güreşçisidir. Ancak artık yıl 2009’dur ve 6 Nisan 1989 yılında Ortadoğu Canavarı Ayatollah ile yaptığı ve yaklaşık bir buçuk milyon seyirci tarafından izlenen güreş gösterisinin üzerinden tam yirmi yıl geçmiştir. Ne Randy eski Randy’dir, ne de Amerikan Güreşi eski popülaritesindedir. Aslında film boyunca herkes Randy’nin yüzüne bu gerçeği haykırmasına rağmen o ’80’lerde yaşamaya devam etmektedir. Arabasına bindiğinde ’80’lerin kült parçalarını dinliyor, karavanının kirasını ödeyecek parası olmadığı halde sanki bir milyon seyirci onu izleyecekmiş gibi kuaföre gidiyor, solaryuma giriyor, spor salonunda antrenman yapıyor, boş vakitlerini striptiz kulübündeki dansçı Cassidy -ya da gerçek adıyla Pam– ile içki içerek geçiriyor ve gece başucundaki AC/DC posterine bakarak uykuya dalıyordur.

Aslında hastalıklarımızı o üstlendi. Acılarımızı o yüklendi. Esenliğimiz için olan ceza onun üzerine indi. Onun yaralarıyla biz iyileştik.” Randy göğsünün ortasında kocaman bir açık kalp ameliyatı iziyle hastanede uyandığında bu rüya âlemi son bulur. Gerçek bütün çıplaklığıyla yüzüne çarpmıştır. Kas yapıcı steroidler yerini ömür boyu kullanacağı kalp ilaçlarına, herkesin “koç! koç! koç!” diye haykırdığı ringler de yerini muhitin marketindeki şarküteri bölümüne bırakır. Ömrünün uzun bir bölümünde yalnızlığını ringlerdeki kalabalıkla dolduran Randy aslında ne kadar yalnız olduğunun böylece farkına varır. Kendisini en iyi anlayacağını düşündüğü kişiye, yine kendisi gibi mesleki açıdan yaşlı olan ve gençlerin “annem yaşındasın” diye dalga geçtikleri striptizci Pam’e gider ve kalp krizi geçirdiğini söyler.

Hikâyenin buradan sonrası her zamanki gibi klişedir aslında. Randy’nin güreş kariyerini tercih ettiği ve yıllardır görmediği bir kızı vardır. Onunla arayı düzeltmeye çalışır ama batırır. Sonrasında da gönlünün kaydığı Pam’e tutunmaya çalışır ancak başaramaz. Sonunda, zirvede ölmek için 6 Nisan’ın yirminci yılı maçına çıkar ve hep hayal ettiği zirvede, ringin iplerinden uçuruma atlar.

1980’li yıllarda ABD’nin İran’a bakışı 2000’li yıllardan oldukça farklı olmasına rağmen filmde ezeli rakip olarak ringde İran bayrağı sallayan bir güreşçinin seçilmiş olması ve Randy’nin halkın kahramanı olarak dillerde dolaşması anakroniktir. Filmin konusu da yukarıda belirttiğim gibi vasat ve tam anlamıyla bir klişedir. Ama –hem de büyük bir ama– Mickey Rourke’un oyunculuğu ve filmin çekim teknikleri bütün bu olumsuz yanları örtmüştür.

Randy’nin Pam’le olan ilk ve son flörtünde dans ederken söyledikleri bir nevi filmin özeti gibidir aslında: “Bilirsin ’80’ler işte! Guns N’ Roses gibisi yok. Sonra o karı kılıklı Cobain geldi ve her şeyi bok etti.”     

Comments are closed.