Çocuklar bu dünyaya babalarının başına dert açmak için gelir

Göz|

1931 Amerikası’nda askılı pantolonuyla göle bakan bir çocuk görüyoruz. “Ben Michael Sullivan’ı altı haftalık bir yolculuk esnasında tanıdım” diyor çocuk. Bu bir dış ses. Daha sonra fotoğraf karesini andıran görüntüler eşliğinde bisikletiyle gazete satan aynı çocuk silüeti filmin sondan en başa geçiş yaptığını şifreliyor izleyiciye.

Michael Sullivan’ı altı haftalık yolculukta tanıdığını söyleyen bu çocuk, Michael Sullivan’ın oğlu olan on iki yaşındaki Michael’ın ta kendisi. Küçük Michael (Tyler Hoechlin) babası Michael Sullivan’ı (Tom Hanks) Sarah teyzesinin evine, Perdition’a giden yol boyunca daha yakından tanıyabiliyor. Filmin adı da böylece hem yol boyunca yaşananlara atıfta bulunmak, hem de gidecekleri kasabanın adı olması sebebiyle Road to Perdition’a bağlanıyor.

Road to Perdition, İtalyan mafya ailelerinin değil de ayak işlerini, tetikçiliğini yapan İrlandalı gangsterlerin ve ailelerinin hikayesini ana temada izlediğimiz nadir gangster filmlerinden. Max Allen Collins’in çizgi romanından uyarlanan film karakter olarak romana büyük oranda sadık kalmış. Çizgi romanda “melek” lakabı ile anılan temiz yüzlü tetikçi Michael Sullivan için her karakterin hakkını veren Tom Hanks uygun bulunmuş. Tom Hanks’i film için Steven Spielberg’ün seçtiğini ve senaryoyu ona Spielberg’ün gönderdiğini belirtelim. Nitekim filmin senaryosu da önce Spilberg’ün eline geçiyor, hazırlayıp başlayacakken kendi projelerinin yoğunluğundan filmi askıya alıyor ve DreamWorks işi Sam Mendes’e veriyor.

Al Capone’un Illinois’daki temsilcisi, suç patronu, mafya babası John Rooney karakteri için ilk akla gelen isim Paul Newman beklentileri boşa çıkarmamış. Baba Rooney’in oğlu Connor’ı canlandıran Daniel Craig ise çok güzel bir sürpriz ve filmin yıldızlarından. Çizgi romanda bulunmayan tek karakter Sullivan’ın izini süren Maguire karakteri. Ölü insan bedenlerini fotoğraflayan Maguire’a hayat veren Jude Law filmdeki karakterine özel seyrek saçlar, sarı dişler ve sapkın bir yüz ile karşımıza çıkıyor. Filmdeki kurgu dışı karakterler Al Capone ve Frank Nitti. Capone’u bir sahne ile Anthony LaPaglia canlandırmış ama filmde görünmeyen bir varlık olarak daha tehditkâr görüneceği düşünülerek kaldırılmış. Nitti’ye hayat veren Stanley Tucci ise gerçek bir mafya patronunu oynama düşüncesiyle rolü kabul etmiş.

Yönetmen Sam Mendes “klişe ama tematik olarak karmaşık bir film” çekmek fikrinden yola çıkarak Amerika’da büyük buhran dönemi, içki yasağı, yasa dışı işler ve adamlar, cinayetler karmaşasının içinde bir baba-oğul hikâyesine odaklanmak istiyor. Hikâyeyi evlatların tarafından çocuklarına ulaşamayan babalar, babaların tarafından ise baş belası çocuklar şeklinde mercek altına alıyor.

İlk olarak baba Michael Sullivan’ın çocukları üzerindeki etkisine odaklanıyoruz. Görüntü yönetmeni Conrad Hall ‘un kendisine Oscar ödülünü getiren harika açıları eşliğinde küçük Michael’ın babasını uzaktan, kapı kenarından, arabadan gözleyişi, sessiz ve mesafeli yemek sahneleri ile baba Michael çocuklar üzerinde soğuk, sert, ne iş yaptığı bilinmeyen, uzak bir baba karakteri perspektifi oluşturuyor. Bu açıdan babalarıyla tanışamayan hatta konuşamayan çocuklar dünyası gözler önüne seriliyor. Tüm bunlardan habersiz baba Michael ise böyle davranarak çocuklarına korunaklı bir alan yarattığını düşünüyor. Ne kadar az konuşursa, ne kadar mesafeli olursa o kadar az soru sorulur ve yaptığı iş o kadar gizli kalır düşüncesinde. Oğlu Michael’ın merak ederek babasının yaptığı işi öğrenme girişimleri ise filmin dönüm noktalarından.

Burada bir başka babaya, John Rooney’e geçiş yapıyoruz. “Boş ver, dert etme. Çocuklar bu dünyaya babalarının başına dert açmak için gelir.” diyor Michael’a. Onun da oğlu var. Oğlu kadar sevdiği kimsesiz Michael ile öz oğlu Connor. Bu baba-oğul ilişkileri çerçevesinde Connor, babasının başına büyük dertler açıyor. Filmde iki babanın, yani hem Michael Sullivan hem de John Rooney’in çocuklarını canları pahasına nasıl koruduklarını görüyoruz. Altı hafta süren kaçış mücadelesinde küçük Michael’ın babasıyla konuşabildiği, ona sorular ve hatta hesap sorabildiği, babasının o ve kardeşi için yaratmak istediği dünyayı anlayabildiği zorlu ama bir o kadar değerli anlar yaşanıyor. Küçük Michael için dilediğimiz umudun John Rooney’in oğlu Connor için artık çok geç olduğunu gösteriyor bize film: “Baba-oğul ilişkisine bir de bu hikâyeden bakın” der gibi.

Road to Perdition’da ’30’lu yılların soğuk, kasvetli havası karartılmış çekimler ve bol yağmurlu bir iklimle iyi yansıtılmış. Çekim açılarının izleyicinin algısıyla oynaşı da çok hoş. Tom Hanks’in baba figürünü harika oynadığı su götürmez. Ancak aynı yorumu silahla yaptıkları için söyleyemeyeceğim. Filmde Hanks’in gangster yönü zayıf kalmış ya da ona uymamış gibi bir hisse kapılıyorsunuz. Belki de bunun özellikle bilinç olarak Sullivan karakterinin tetikçiliği aslında hiç istememiş ama minnet borcu sebebiyle yapıyor oluşu ve bu yüzden üzerinde eğreti görünmesi hedeflenmiş olabilir. Her iki durumda da onun gangster karakterinden rahatsız oluyorsunuz.

Newman’ın muhteşem performansı ise göz dolduruyor. Tyler Hoechlin de binlerce çocuk arasından seçilmiş olmanın hakkını vermiş. Burada asıl üzerinde durulması gereken iki oyuncu ise kısa rolleri olmasına rağmen ışıl ışıl parlayan Daniel Craig ve Jude Law olmalı bana kalırsa. İkisi de rollerini muhteşem bir gerçeklik ve kalitede oynuyor ki filmin sonunda aklımda kalan parçalar hep onlarla ilgili.

Yönetmeni değerlendirecek olursak Mendes öyküye fazla odaklandığından olacak yer, mekan, zaman algılarımızda ara ara kopukluklar yaşatıyor. Ölümle bağdaştırdığı su metaforunu güzel yansıtırken diyalogları ile hikayeyi sürprizlerden tamamen arındırıyor. Filmin sonunda ise küçük Michael’ın sesini yine duyuyoruz: “Michael Sullivan nasıl biriydi, iyi miydi, kötü müydü diye soruyorlar. Onlara sadece benim babamdı diyorum.”

Comments are closed.