Daha iyi yenilmek

Göz|

Türk sineması için Masumiyet’in yeri ayrıdır. Filmde defalarca izlediğimiz Yeşilçam filmleri gibi bir son beklenen değildir. Karakterler beklenileni yapmaz.

Seven sevdiğinin iyiliği için aşkını kalbine gömemez. İyiler kazanmaz. Kötüler kaybetmez. Salt iyi ve kötü olamaz. Karakterler filmin sonunda kavuşmaz, hayatları düzene girmez. Hep bir sürükleniş hâkimdir. Kader yine vardır ama bildiğimiz gibi ağlarını örmez, bir yerde kesişse de kimseye haber vermez. 

Gerçek yaşam bu kadar basit değildir, aksine karmakarışıktır. Bir yaşam döngüsü içinde cesaret, kararsızlık, korkaklık, takıntı, neşe, acı, öfke, tembellik, çalışkanlık, yalnızlık, aşk gibi birçok durum aynı kişide birleşebilir; hiçbir mekanizmanın doğrusal seyredemeyeceği gerçeğinde olduğu gibi. Masumiyet de doğrusal ilerlemez, dallara ayrılır bir ağaç gibi. Her biri bambaşka düşüncelere / yollara götürür bizi.

Sinema kendi hayatımızdan soyutlanıp birkaç saatliğine başkalarının hayatını seyretmek, başkalarının hayatını düşünmek ve yorumlamakla bir kaçış bölgesi yaratır bize. Belki de hiç oturup düşünmediğimiz kendi hayat yolculuğumuzu birkaç saat unutmak amacıyla ya da hayatın direksiyonunu hiç bırakmamış olsak da durup yeniden gözden geçirmek için de olsa izleriz. Sinemayı sanata dönüştürense ekranı yorumlayabilme özgürlüğüdür, sinemaya hayat veren ile sinemada hayat bulan her iki taraf için de bu böyle. Bu nedenledir ki klişelerden uzak, olabildiğince özgür tasarlanmış her film sanatın en içinden ses verir ve yerleri hep ayrı tutulur.

 Yönetmen ve filmin senaristi Zeki Demirkubuz, özgürce, kendi dilinde bir drama yaratıyor Masumiyet’te. Masum demek yalnızca suçsuz anlamına gelmiyor onda. Vazgeçmeyen herkeste bir masumiyet buluyor o. Tutunamayan, vazgeçen her şeyin yarattığı rahatsızlığı açılan/kapanamayan kapılarla göstermek istiyor. Masumiyet sağır ve dilsiz bir çocuk olan Çilem’de mi vardır yalnızca, ya da onun annesi Uğur’da mı bulunur yoksa annesinin hapisteki sevgilisinde mi? Öyle istenildiği için ablasını ve onunla kaçan en yakın arkadaşını vuran Yusuf’ta mı ararız masumiyeti?

Yoksa onu sevmeyen bir kadının peşinden şehir şehir dolaşıp sevdiği kadının pezevengi haline gelen Bekir midir masum olan? Suçun farkında olan herkeste masumiyet aranır Demirkubuz’a göre. Bu yüzdendir ki standart çerçevede masum görünen Çilem’in masumiyeti aranmaz bu filmde. Filmin dallanmış yapısında yalnızca ağacın gövdesi olabilir o, her şeyin başladığı yer olabilir.

Zeki Demirkubuz’un “Suça âşık bir adam, adama âşık bir kadın ve kadına âşık bir başka adam” betimlemesi filmin genel çerçevesini oluşturuyor gibi. Ancak bu çerçeve bütün karakterlerin hayatlarının bir yazgıda birleşmesine bağlanıyor. Filmdeki talihsizlik sevenlerin sevdikleri kişiye kavuşamamaları, diğeri tarafından sevilmemeleri yani en nihayetinde beklediğimiz gibi bir mutlu sonun olamaması diyebiliriz. Ancak bunu dramatize etmeden yaşayarak görmemizi istiyor yönetmen. Böylece filmde de diyalogla gösterdiği gibi “Milleti ağlatmak için yalandan yapılan” filmleri “Yalan malan, böyle de olmaz ki kardeşim” diyerek kendi üslubuyla kendi tarzından ayırıyor.  

Kendi özgün dilindeki bu ısrarıyla filmin karakterlerinden biri olup çıkıveriyor. Uğur’un Zagor’a, Bekir’in Uğur’a, Çilem’in televizyona, otelci Mehmet’in filmlere olan takıntısı Demirkubuz’un ısrarını destekler nitelikte / aynı karakterde vücut buluyor. Nitekim otelde televizyon izleyen müşteriler arasına, dinlenme tesisindeki anons sesine kendisini iliştiriveriyor. Sanki karakterlerin arasında kendisini de bulmak istiyor.

Bütün bu tasarımın içini dolduran, ona hayat veren oyuncular ise bir bulmacanın eksik kalan parçaları gibi bulundukları yere yapışıyorlar. Bize yıllar sonra bile hatırlayacağımız, unutamayacağımız sahneler, tekrar tekrar izleyeceğimiz bir film miras bırakıyorlar. Bekir’e hayat veren Haluk Bilginer’in o meşhur tiradını herkes mutlaka en az bir kez izlemiştir bana göre. Uğur ile Bekir’in ‘içini döktüğü’ sahne ise Derya Alabora ile Haluk Bilginer’in öfkeyi haykırıştaki sahiciliğini içimizi dağlayarak hissettiriyor. Özellikle Derya Alabora ve Haluk Bilginer öylesine kavrıyor ki filmi karakterler onlardan bağımsız düşünülemiyor. Hikaye onlar ile başlıyor.

Biz hikayeye Yusuf’a (Güven Kıraç) eşlik ederek şahit oluyoruz. Ona ne anlatılıyorsa, o ne kadar konuşuyorsa o kadar biliyoruz hikayeyi. Onun yanındayken etrafa ondan biraz daha fazla bakıyoruz yalnızca. Onun tesadüf edemediklerini görüyoruz. Klişelere alışkın bünyemiz onun da öğreneceği anı bekliyor ama bu an hiç gerçekleşmiyor. Gerçek orada ama Yusuf’un göremediği, dilsiz Çilem’in söylemediği bir sır olarak var olmaya devam ediyor.  Bir klişeyi de Bekir kırıyor zamansız sürpriziyle. Çocuklar (Çilem ve Yusuf’un ablasının oğlu) televizyon ile gerçeklikten soyutlanıyor. Yolunda olmayan kendi hayat yolculuğundan birkaç saatliğine uzaklaşıyor.

Ortamın kiri, loşluğu, salaşlığı karakterlerin iç dünyasını yansıtsa da onların görüntüsü bütün bu kasveti umursamadıklarını, her şeye inat yaşamı denemeye devam ettiklerini gösteriyor. Öyle ki mutsuz olmaları bile umurlarında değil gibi. Aslolan onları hayata bağlayan o ısrarları, o takıntıları. Böylece bir klişe daha yerle yeksan oluyor, insan hiçbir şeyi yoluna koyamıyor. Deniyor ama olmuyor. Tam da bu yüzden film Samuel Beckett’in o meşhur alıntısı ile bitiyor: “Hep denedin. Hep yenildin. Olsun. Yine dene. Yine yenil. Daha iyi yenil.”

Comments are closed.