Nazi işgalindeki haline gitmek gibi

Göz|

Herman Koch’un 2012 yılında aynı isimle yayımlanan romanının uyarlama filmi The Dinner. Oren Moverman yönetiminde çekilen film, kitabın yazarı başta olmak üzere hikâyenin başarısız şekilde işlendiği yönündeki eleştirileri haklı çıkarıyor.

Eski bir tarih öğretmeni ve kongre üyesi ağabeyinin çocuklarını yakından ilgilendiren bir meseleyi çözmek adına eşleriyle birlikte bir akşam yemeğinde buluşmalarını konu alan film alt metinden günümüzdeki ırkçı yaklaşımları ve yeni neslin bilinçsizliğini işliyor. The Dinner’ın ironik olan yanı hikâyeye konu edilen bütün karakterlerin hem ruhsal, hem de dünyevi meselelerde boğazlarına kadar pisliğe batmış olmalarına karşın akşam yemeği için ikramların altı yedi garsonla birlikte yapıldığı, mekân sahibinin ve şeflerin akşam yemeğinin her safhasında masaya gelerek yiyecekleri tek tek tanıttıkları, yemeğin adeta sanata dönüştürüldüğü, ultra lüks bir restorana gitmeleri oluyor.

The Messenger filmiyle Akademi Ödülleri’ne aday gösterilen yönetmen Oren Moverman’ın The Dinner’da aynı performansı gösterememiş olması göz ardı edilmemesi gereken bir gerçeklik. The Dinner’ın oyuncu kadrosunda Richard Gere, Laura Linney, Steve Coogan ve Rebecca Hall gibi isimler yer alıyor. Üzülerek söylemeliyim ki oyuncuların, özellikle de Steve Coogan’ın başarılı performansları filmin eksiklerini kapatmaya yetmiyor. Ek olarak Bob Dylan ve Leonard Cohen gibi muazzam müzisyenlerin eserlerinin restoran sahnelerinde arkada çalan yemek müziği edasıyla kullanılmış olmaları da yönetmenimize yöneltmemiz gereken haklı eleştirilerden birisidir.

Filmin genel olarak restoranda geçtiğini belirtmiştim. Paul (Steve Coogan) ile abisi Stan (Richard Gere) arasında geçen ilk diyalog The Dinner’ı bir nevi özetliyor aslında: “Sessizliği bozmak için konuşuyorduk işte.” Film gerçekten de bir ortamdaki sessizliği bozmak için yapılan ve beş dakika sonra kimsenin ne konuşulduğunu hatırlamadığı önemsiz ve özensiz konuşmalar gibi. Kitabı okumadım ancak bu haliyle filmin doğru düzgün bir hikâyesi bile olduğunu düşünmüyorum. Belki de kitabın yazarı Herman Koch’un filmin galasını terk etmesine kadar varan eleştirisi de bu yüzdendir. Bu sebeple filmi ve hikâyeyi ayrı ayrı değerlendirmek durumunda olduğumu düşünüyorum.   

Hikâyeye baktığımızda günümüz gençlerinin yaptıkları hareketlerin sorumluluğunu alamayacak kadar gerçek hayatın farkındalığından uzak oluşları teması üzerinden ırkçılık, savaş karşıtlığı, günümüzün en yaygın rahatsızlığı olan psikolojik bunalımlar ve insanların gözünü kör eden başarı hırsları, ihtirasları işlenmiş. Belki de sadece kitabı okumuş olsak hikâyenin gayet güzel toplumsal mesajlarla bezeli bir şekilde sunulduğunu düşünebiliriz.

Filme baktığımızda ilk gözümüze çarpan aksaklık sahne geçişleridir diyebilirim. Bir filmi başarılı yapan yegâne şeyi, hikâyedeki parçalılıkları birbiri ile başarılı şekilde iliştiren sahne geçişleri olduğunu düşünmüşümdür hep. Örneğin The Prestige filmini ele alalım. Hikâye sürekli geçmişe gidişler ve işlendiği zamana gelişlerle dolu olmasına karşın sahne geçişlerinin muazzamlığı söz konusu filmi tüm zamanların en iyi yapımları arasına sokmuştur. Üzülerek belirtmeliyim ki The Dinner’ın geçmişe gidip normal zamana geri dönen sahne geçişleri o kadar kötü kurgulanmış ki filmin konusu takip edilemez bir hale gelmiş.

İkinci olarak üzerinde durmak istediğim konu ise sahne çekimleri. En başta da dediğim gibi oyunculuklar gerçekten de güzel. Özellikle Steve Coogan’ın ve Richard Gere’ın vurucu tiratları var. Fakat bu sahnelerin çekimleri oyunculukları öldürmüş. Özellikle Paul’un hikâyenin ana temasına ilişkin fırlattığı tirat vuruculuktan uzak, insanın içinde hiçbir duygu patlaması yaratmayan bir açıyla çekilmiş. Karşılaştırma açısından Spike Lee yönetiminde çekilen 25th Hour filmindeki Edward Norton’un unutulmaz tiradını hatırlayalım. Sanırım ben de dâhil birçok izleyici için 25th Hour ile ilgili aklınıza ilk gelen sahnenin bu efsane tirat olduğu aşikârdır. The Dinner ise bahsettiğim sahne de dâhil olmak üzere genel olarak başarısız, izleyiciyi etkileyemeyen, hikâyenin içine sürükleyemeyen sahne çekimleriyle dolu.

The Dinner vuruculuktan oldukça uzak sahne çekimleri ve filmin bitip bitmediği belli olmayan final sahnesiyle benim açımdan başarısız bir yapım. Tıpkı Paul’ün lüks restoran hakkında “Fransa’ya gitmek gibi” yorumunu yapan eşi Claire (Laura Linney)’e verdiği cevap gibi: “Evet! Nazi işgalindeki haline gitmek gibi.

Comments are closed.