Salgınla gelen çöküş

Göz|

Bir gün trafikte araba kullanırken aniden her şeyin bembeyaz olduğunu ve hiç ama hiçbir şey göremediğinizi hayal edin. İlk olarak ne hissederdiniz? Korku?

Peki ne yapardınız? Herhalde “geçici bir göz problemidir” deyip göz doktoruna gitmek olurdu ilk eyleminiz. Peki bunun bulaşıcı bir hastalık olduğunu, aynı ortamda bulunduğunuz herkese bulaştığını, onları da aynı beyaz felakete sürüklediğini, sonuçta bunun bir salgına dönüştüğünü ve apar topar karantinaya götürüldüğünüzü fark etseydiniz ne düşünürdünüz? İşte bu tam bir felaket olmalı.

José Saramago’nun aynı adlı çarpıcı romanından uyarlanan 2008 yapımı Blindness yukarıdaki sorulara cevap arayan distopik bir dünya çiziyor bize. Olası bir salgın durumunda gerçek dünyanın buna nasıl cevap vereceği devlet ve birey perspektifinde ele alınıyor. Her şeyin aniden beyaza dönmesiyle görme yetisinin kaybolması durumu bulaşıcı ve bilinmeyen bir hastalığın yegâne semptomunu oluşturuyor.

Hastalığa yakalananların sayısı hızla artınca durum artık salgına dönüşüyor. Büyük bir salgınla mücadele ettiğimiz şu günlerde filmi tekrar izlemek ve Saramago’nun verdiği cevapları günümüz insanının verdiği cevaplar ile karşılaştırmak, içinde bulunduğumuz sürecin dinamiğini çözmemize, matematiğini kavramamıza yardımcı olabilir.

Filmde salgın, temas edilen her kişinin görme yetisinin beyaz bir görüntüyle kaybolmasından ibaret. Hastalığın nasıl bulaştığını biliyoruz ama ne sebeple, ne tarafından bulaştığını, hangi koşulda bulaştığını, ölümcül olup olmadığını, geçici mi kalıcı mı olduğunu bilemiyoruz. Yalnızca tedbir amaçlı hasta bireylerin sağlıklı bireylerle temasta bulunmaması için karantinaya alındığını görüyoruz.

Bu süreçte hastalığa neyin sebep olduğu ve bu hastalığı neyin tedavi edeceği gibi araştırmaların yapılmasını umuyoruz. Ancak biz filmde hastalığın bulaşmadığı ve görmeyenler içerisinde görebilen doktorun eşi rolündeki Julianne Moore tarafındayız: Karantina binasında ve dışarıdan tamamen izole bir şekilde görebilen yalnız bir çift göz olarak.

Hastaların göremediği, keşfetmeye çalıştığı bütün çarpıklığın, onun gözleriyle, anbean farkındayız. O, dışlanmış enfeksiyonlu körleri gözlemlerken insanoğlunun çıplak, ilkel ve vahşi görüntüsüne acıyor. Toplumdan hükümet zoruyla soyutlanmış bu insanlar kapalı ve kısıtlı bir alanda birlikte yaşayabilmeyi gelişi güzel yerleştirmeye çalışıyor. Karantina psikolojisi ve yaşamı “Gerçekten böyle olabilir mi?” sorusunu günümüz salgın mücadelesi ortamına ışınlatıyor.

İnsanlar çaresizlik içinde ölümle burun burunayken ne hızla en başa, en ilkel döneme döner? İnsanın insanlıktan çıkma sınırı nedir? Nerede başlar? Öte yandan dünyanın, devletlerin olası bir salgın ihtimaline karşı hazırlığı var mıdır ve nedir? Çözüm ne hızdadır? Bu süreçte insan psikolojisi iyi yönetilebilir mi? Diğer yandan ise insanlar tedbiri paniğe çevirebilir mi? Bu ne kadar mümkündür? Film aktıkça bu sorular dönüp duruyor güncel zihinlerde. Daha önce izleyenler yaşananların imkansızlığını düşünürken şimdi izlenmesi, somut ve güncel bir olay üzerinden çıkarım yapılmasına olanak tanıyor.

En önemlisi ise kendini ölüme bu denli yakın hisseden insanın bütün çıplaklığıyla ortada iken, her şeyi herkesi çok daha net hissedebildiği, bütün hırslardan, sınıflandırmalardan, gereksiz uğraşlardan uzak,  samimi ve en saf insana ulaştığını görebiliyoruz. İnsan bir nevi silkeleniyor ve özüne keskin dönüşü gerçekleştiriyor. Bir salgın insana pek çok şey öğretiyor.

Tanrının Şehri filmiyle En İyi Yönetmen Akademi Ödülü’ne aday gösterilen ve çarpıcı konuları rahatsız edici derecede iyi yansıtabildiğini kanıtlayan Fernando Meirelles, filmin yönetmenliğini üstleniyor. Ancak salgının kendisini yine rahatsız edici iyilikte yansıtabilmiş olmasına karşın filmin asıl vermesi gereken mesajın sesi kısık kalmış gibi görünüyor. Yönetmen ortamın algısına o kadar dalmış ki son sahnede Danny Glover’ın canlandırdığı siyah göz bantlı adam karakterinin dış sesi yardımıyla verilmeye çalışılan mesaj filmin kilit noktası olması gerekirken şeklin ağırlığında yitip gidiyor. Nitekim belki de bu sebeple film uyarlandığı kitabın önüne geçemiyor hatta gölgesinde kalıyor.

Oyuncular filmi daha da parlamak için özenle seçilmiş ama Julianne Moor’un müthiş katkısı haricinde yönetmeni Hollywood estetiğine biraz daha yaklaştırmaktan başka bir işe yaramıyor. Kısaca müthiş işlenebilecek bir film, geçmişinde yaptığı işlerle büyük beklentilere girdiğimiz Fernando Meirelles anlatımıyla sönük bir balona dönüyor.

Son sözüm şu olsun: Her ne şekilde anlatılırsa anlatılsın yine de izlememiz ve üzerine düşünmemiz gereken bir film Blindness.

Comments are closed.