Sonuçta öylece ölüp gidemezsin

Göz|

Kenneth Lonergan’ın hem senaryosunu yazıp hem de yönetmen koltuğuna oturduğu 2016 yapımı Manchester by the Sea geçen senenin en dikkat çeken yapımları arasında. Alınan ödüller hiçbir zaman tek başına başarı ölçütü değildir ancak filmimizin kazandığı ödülleri sonuna kadar hak ettiği aşikar.

Kenneth Lonergan bugüne kadar yazdığı senaryolarla dikkatleri üzerine çekmiş olsa da Manchester by the Sea ile kendisini yönetmen olarak da dikkatle takip etmemiz gerektiğini hepimize gösteriyor. Lonergan bir yandan fotoğraf karesi titizliğinde hazırlanmış sahneleriyle izleyiciye görsel bir şölen sunarken diğer yandan duygu sınırlarını zorluyor ve vurucu sahneleriyle izleyicide derin izler bırakarak bir yönetmenden bekleneni en üst perdeden sunuyor. Ayrıca neredeyse tamamını Lesley Barber’ın bestelediği yumuşak ezgilerin filmin bütünündeki tamamlayıcı rolü muazzam. Bütün bu saydıklarım karakterlere hayat veren oyuncuların takdire şayan performansları ile birleştiğinde ortaya Manchester by the Sea gibi ayakta alkışlanması gereken bir yapımın çıktığını söyleyerek filmin hakkını verelim.

Bu noktada şunu belirtmem gerektiğini düşünüyorum. Manchester by the Sea yönetmeninden oyuncularına kadar kelimenin tam manasıyla “çok bilinen filmlerin az tanınmış kişileri”nden kurulu bir kadroya sahip. İlk olarak yönetmen Lonergan’ın Gangs of New York, Analyze This gibi ünlü yapımların senaryosunu kaleme aldığını ve Manchester by the Sea’nin de aynı kalemden çıktığını hatırlatmama gerek yok. Ayrıca filmde Lee Chandler karakterine hayat veren baş aktör Casey Affleck’in rol aldığı filmleri sıraladığımda yukarıda yaptığım yoruma hepinizin ikna olacağı kanaatindeyim. Aktör Interstellar, Ocean’s serisinin tamamı ve Gone Baby Gone gibi dünyaca üne sahip yapımlardaki Hollywood’un o aşırı ünlü oyuncularının gölgesinde kalmış yan rollerin oyuncusuydu, ta ki Manchester by the Sea’ye kadar. Affleck’in eline geçirdiği ilk adam akıllı başrolünde Oscar ile birlikte atmışın üzerinde ödül alması kesinlikle tesadüf değil. Gerçekten film boyunca muazzam bir oyunculuk sergiliyor. Umarım abisi Ben Affleck gibi kendisini de tatminkâr gözlerle izlemeye devam ederiz.

Manchester by the Sea tam olarak her şeye rağmen hayat devam ediyor” teması üzerine kurulu bir yapım aslında. Böyle söyleyince klişe bir senaryo gibi gözüktüğünün farkındayım ancak filmin klişelerden uzak olduğunu belirteyim. Bu arada unutmadan, filmin geçtiği Manchester şehri, o ben dâhil hepimizin aklına ilk anda gelen Birleşik Krallık’taki meşhur şehir değil. Film bir Hollywood filmi ve ABD’de geçiyor. (ABD’de Manchester isminde kaç yerleşim yeri olduğunu bilseniz şaşırırsınız.) Filmin konusuna dönecek olursak Lee ve Joe Chandler (Kyle Chandler) evlilikleri başka sebeplerle iyi gitmemiş ve aileleri dağılmış iki kardeştirler. Joe geçirdiği kalp krizi sonucu ölünce oğlu Patrick (Lucas Hedges) kimsesiz kalır ve amcası Lee, Joe’nun vasiyeti gereği yeğeninin velisi olarak ona bakmakla yükümlü hale gelir.

İzleyiciyi boğmadan ve ana akışı bozmadan, ustalıkla serpiştirilmiş flash-backlerle Lee’nin ve Joe’nun ailelerinin nasıl dağıldığını fark ettiğimizde Lee’nin yeğenine bakmak zorunda kalışının neden çok yaralayıcı olduğunu gayet net anlıyoruz aslında. Belki de Lee’nin durumunu en iyi anlatan yine kendi söylediği sözlerdir: “İlk iki maçı kaybedersen üçüncüyü de kaybedersin.” Fakat her ne kadar insan ölünce bir plastik poşet dolusu eşyaya dönüşse de hayat bir şekilde devam etmek zorundadır. Zaten Patrick’in babasının ölümü sonrası takınmaya devam ettiği tavırları da bunun en büyük göstergesidir. Sonuçta öylece ölüp gidemezsin. Bir hayat toprağa karışırken bir yenisi yeşerir.

Film hayatın ta kendisini gözler önüne sererek asıl mücadelenin korkunç anıları geride bırakamayanların mücadelesi olduğunu bizlere derinden hissettiriyor. Michelle Williams’ın hayat verdiği Randi’nin sözleriyle bitirelim: “Kalbim parçalanmıştı ve her zaman da parçalanmış olarak kalacak. Biliyorum ki seninkisi de öyle. Fakat ben artık bunu taşımak istemiyorum.

Comments are closed.