The Strokes – The New Abnormal

Albüm Kritik|

Zaman geçiyor. Her şey zaman karşısında değişiyor ve yenileniyor. Peki The Strokes? Onlar da akıntıda ilerliyor ancak her yeni albümlerinde aynı görkemli sound merkezine çıkıyorum. The New Abnormal onlara neden The Strokes denildiğini hatırlatıyor.  

Yayımladığı neredeyse tüm albümlerde ilk çizgiye dönüşün beklendiği bir başka ekip var mıdır, bilemiyorum. The Strokes takvimler 2001 yılını gösterirken Is This It isimli debut uzunçalarını servis etti ve deyim yerindeyse tozu dumana kattı. Post-punk dönemine ait olan, kısa ve net gitar sekanslarından oluşan ve New York kokan bu albüm grubu bir anda moda yapmıştı. Sonrasında beş albüm daha çıkardılar ama her seferinde Is This It ile kıyaslanıp yaftalandılar. The New Abnormal için de aynı kıyas yapılıyor. “The Strokes bu kadar değişemez” deniyor. Bunu diyenler de 2001’den bu yana on dokuz sene kadar değişti. Her ekip gibi kariyer yolculuğunda ilerliyor The Strokes ve her defasında başyapıt üretmiyor. Bu da gayet normal. Yeni albümleri bir başyapıt mı? Değil. Ancak onların gücünü, varlığını, önemini yansıtacak kadar da gerçek bir albüm The New Abnormal. Rick Rubin yapımcılığında Los Angeles’ta kaydedilen albüm toplamda dokuz şarkıdan oluşuyor. Açılıştaki The Adults Are Talking ile hızlı bir giriş yaptığımız kayıt Selfless üzerinden dönem analizi yapıyor. Üç numaralı parça Brooklyn Bridge to Chorus sürekleyici temposuyla ’80’lere özgü arka ritmi buluyor ve grubun doğduğu topraklara ulaşıyor. Benim için listedeki iki şarkı üst perdeyi oluşturuyor. Bunların ilki At the Door. Döngü sound deniyor The Strokes burada. Oval bir oda düşünün. Onlarca kapıya açılan bir oda burası. Kapıların hepsi kapalı. Oradan oraya dönüp duruyorsunuz. Dakikalarca aynı hızda acele etmeden kapıları yokluyorsunuz. En sonunda tüm kapılar açılıyor ama siz yine de oval odadaki dönüşünüze devam ediyorsunuz. İnsanı içine hapseden bir şarkı At the Door. Diğer şarkı ise kapanıştaki Ode to the Mets. Burası kaydın sonu. Albümü kapatan bir şarkı formuna uygun sakinlikte ve toklukta ilerliyor Ode to the Mets. Sadece sözleri okuduğunuzda saçmasapan gelebilir, ancak ritme kulak verdiğinde Strokes kafasına ulaşıyorsunuz. “The Strokes’un en büyük başarısı nedir?” diye sorsanız “Ekip ruhunu asla terk etmemesidir” yanıtını veririm. Julian Casablancas, Albert Hammond Jr, Nick Valensi, Nikolai Fraiture, Fabrizio Moretti. Bu beşli hiç ayrılmadı. Daha doğrusu hiç başka birini ekibe dahil etmedi. Baştan sona bir arada kalmayı başardılar. Üstelik bunu yaparken kendilerine ara dönemler yaratmayı, The Strokes’u askıya çekip başka projeleri, solo kariyerleri başlatmayı bildiler. The Strokes yedi yıldır yoktu. Çünkü bir önceki albümünü yedi yıl önce çıkarmıştı. Müzikte bir ömür bu. Külliyatlarındaki altı numaralı albüm The New Abnormal onlar için çok uzun bir ara dönemi sonlandırdı. Dünya yedi yıl önceki dünya değil. Hiçbirimiz yedi yıl önceki halimiz gibi değiliz. The Strokes da hepimiz gibi 2001’de değil 2020’de yaşıyor. The New Abnormal bunu kanıtladığı gibi The Strokes hanesine pozitif bir katkı yapıyor.

Comments are closed.