…ve onu boğdum

Göz|

Hepimiz aslında biraz deliyizdir bu hayatta. Kimsenin akıl erdiremediği şeyler yapar, etrafımızdaki herkesi şaşkına çeviririz kimi zaman. İşte böyle anlarda kendimizle baş başayızdır aslında.

Kendi içimizden düşünürüz. Kendimizi kimsenin kabul etmeyeceği sebeplerle ikna ederiz bu hareketleri yapmaya. Ama öyle bir anda olup bitmez her şey. Yani bu deliliklerimiz öyle kaza kurşunu falan değildir. İlk önce sebepler toplarız kendimiz için. Bu sebeplerle kendimizi yapacağımız davranışın haklılığına inandırırız. Sonra gözlem safhası başlar. Bu kısım en önemlisidir. Bir çamaşırhaneyi didik didik etmek misali gözlemleriz etrafımızda olup bitenleri. Sonrasındaysa süzeriz bu gözlemlerimizi. O deli fikir yavaş yavaş şekilleniyordur zaten beynimizin bir yerlerinde. Tek ihtiyacımız olan o haklı sebebi destekleyecek bir gözlemdir. Kendimizi ikna ettiğimiz noktadaysa artık bizi bu deliliklerden alıkoyabilecek bir güç yoktur.

Hepimiz aslında biraz egoistizdir bu hayatta. İnsanlar tarafından bilinmek, saygı görmek isteriz gizliden gizliye. Hele ki şu azgın kapitalizm çağında paraya, hem de çok fazla paraya sahip olmak hepimizin yatmadan önce hayalini kurduğudur. Çünkü para ün demektir, tanınmak demektir, yalandan da olsa saygı duyulmak demektir. Parayla işim olmaz diyen ya ünlü bir yönetmen olmak ister, ya şarkıları dillerde dolaşan bir şarkıcı ya da yazdıkları onlarca dile çevrilen bir yazar. Ancak kolay değildir bu egoları doyurmak. Emek ister, azim ister, kararlılık ister. Çocuğuyla ilgilenen iyi aile babasının harcı değildir zengin olmak, şirketleri, yemekleri, toplantıları yönetmek, yönlendirmek. Egonun bizden acımasızca çaldığı da budur işte; mutsuz olan çocuklar, sevgi yoksunu bir eş, paramparça bir aile.

Hepimiz aslında gönlü genişizdir bu hayatta. Bir kadına tutuluruz ya da bir adama; sevmelerin en çılgıncasıdır bizimkisi. Elini ilk tutuşumuzda yaprak gibi titreyişimiz canlanır zaman zaman gözümüzde. İlk öpücüğümüz hep en masumudur. Sonra evleniriz o kalbimizi aynı anda hem hızlı hem de yavaş çarptıranla. Çocuklar yaparız çünkü çocuk aşkın en tatlı meyvesidir. Kucağına götürür bırakırız babamızın, al bak bu senin torunun. Önce sevgi ölür çünkü doyumsuzuzdur. Zaten sevgi öldükten sonrasının da bir önemi yoktur artık. Bu hayatta hiçbir şey öylece yitip gitmez, mutlaka yeni bir şeye dönüşür. Bir sevgi ölür, bir başkası filizlenir. Heyecanlanırız yıllardan sonra yeniden. “Kendimi hiç bu kadar heyecanlı hissetmemiştim” diye yalan söyleriz kendimize, yalan söylediğimizi bile bile. Yeni sevgi, yeni heyecan, bir meyve daha… Sonra gergin tellerden şehvetle yükselen bir tını çalınır kulağımıza: “Çok uzun zamandır beni böylesine heyecanlandıran bir tını duymamıştım

Hepimiz aslında mülteciyizdir bu hayatta. Seçme şansımız olmadan geliriz dünyaya. Ne kız olmayı seçebiliriz ne de erkek. Ne anamızı seçebiliriz ne de babamızı. Öyle ki yaşamımızın ilk çeyreğinde kendimize kıyafet bile seçemeyiz aslında. Seçmediğimiz bir hayatı yaşamaya başlarız. Bu gerçeğin önüne geçmek mümkün değildir, zaman durmadan akar çünkü. Hepimiz mülteciyizdir aslında hiç istemesek de. Oradan oraya savruluruz, itilir, kakılır, hor görülür, acınır, dalga geçiliriz. İki insan akşam yemeğinde ne konuşur sanıyorsunuz! Konu genellikle üçüncü şahıslardır. Birileri kötüdür, birileri şapşal, bir diğeri egoisttir, kimisi delidir, kimisi psikopat, bir başkası da mültecidir elbet hepimiz gibi. Altı üstü bir yemeğin mezesi üçüncü şahıslarız işte. Mülteciyiz hepimiz.

Hepimiz aslında intihara meyilliyizdir bu hayatta. Uyanılan sabahların birçoklarında pencereyi açar yedinci kattan aşağıya bakarız. Yüzümüzü yıkarken gözümüz prize takılı saç kurutma makinasına kayar bazen. Kendimizi arabamızı sürerken gaz pedalının takılı kaldığını hayal ederken buluruz ama şaşırmayız hiç çünkü intihar hiçbirimizin inkâr edemeyeceği bir dürtüdür. Tıpkı hayatta kalma dürtüsü gibi. Ama öyle her aklımıza geldiğinde intihar etmeyiz elbet. Bazen zihnimizin çok çok gerisine bastırırız bu dürtüyü, bazen de istediklerimizi yaptırmak için bir silah gibi kullanırız onu. Çok ünlü olmak ya da hiç tanınmayan olmak fark etmez, çok zengin olmak ya da bir kodamanın bahçıvanı olmak da fark etmez… İnsan olmak yeterlidir intihar için. Aslında hepimizin aklındaki yegâne soru sonun nasıl olduğudur. Durup durup, döne dolaşa bunu sorarız kendimize: “Acaba mutlu son mu?” 

Haneke’nin Happy End’i deliliğin, egoların, hırsların, gönlü genişliğin, aldatmanın, heyecanın, mülteciliğin ve intiharın filmi ya da mutlu sonu.

Comments are closed.